29 Aralık 2009 Salı

bana paralel başka bir ben

Artık ben yokum oynamıyorum demek istiyorum. Gerçekten de sıkıldım oynamaktan büyümek istiyorum herkes büyüsün istiyorum... Niye ben hep en çok düşünen kısımda duruyorum bu yeri çok mu benimsediğimden, bu rol bana çok mu yakıştığından, oynayacak başka bir rol olmadığından mı ya da bu seçimi hayatın en başında mı yaptım ya da belki de öğretildim... Çoğu zaman sevdim durduğum yeri de bu aralar rahatsız ediyor, kırıyor beni geçer herhalde...
Bu ara paralel evrenler hikayesine takılı kaldım. Vazgeçtiğin her seçim için o yolda ilerleyen başka bir sen... Birbirine paralel ama tamamen farklı hayatlarda bir dolu sen. Belki de düşüncesiz bir ben de vardır bir yerlerde...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Güzel Cumartesi

Cumartesi günü Laz Bakkal ın Ankara şubesindeydik sanki. Laz Bakkal yazmıyordu tabelasında ama Gazi Mahallesinde herkes orayı Laz Bakkal olarak biliyormuş. Marketin önüne mutfağa benzer camlı bir yer yapıp önüne de iki masa koymuşlar. Market sahibi balıkları temizliyor eşi pişiriyor. Kolanı gidip market dolabından kendin alıyorsun. Çatal bıçak yok titreyerek elinle yiyorsun özenle hazırlanmış hamsi tavanı... Salaş ama bir o kadar temiz. Eryaman a şube isteyenler, oturanlar kalkanlar evlerine pişmiş pişmemiş paket götürenler var. Bizim Laz Bakkalın çok fazla projesi var yaza ne yapılması konusunda. Balık sonrası tatlı koska helva :) Doğal, sevimli havaya rağmen sıcak bir yer :)
Öğleden sonra Avatar ı izledim. Yer bulmak kolay olmadı. Üç boyutlu olduğu için her sinemada tek salonda gösteriliyor. Aslında ön yargılıyımdır ben çok beğenilenlere. Best seller kitaplara, filmlere de hafif bir alerjim vardır nedendir bilmiyorum. Film çok fazla reklam almış reklamlarla birlikte üç saati geçti ama izlerken hiç bitmese dediğimi biliyorum. İkincisi, üçüncüsü ya da versiyonları çekilen filmleri de sevmiyorum ama kararsız kaldım bir tane daha olsa izlerdim galiba:)

23 Aralık 2009 Çarşamba

Yeniden Merhaba

Sevgili Blog,

Sonunda döndüm. Kağıt kalemin yerini tutmuyormuş dedim ama ofiste gün içinde gizli gizli yazabilmek aklıma gelenleri daha ağır bastı şimdilerde... Ne kadar sürer bilemiyorum. Canım arkadaşımın hazırladığı güzelim sayfa düzenim kayıplara karışmış anlamadım neden. Peri kızı büyütmekle meşgul olduğu için isteyemiyorum yenisini şimdilik bununla idare edeceğiz. Yıl bitiyor bir kar tanesi bile göremedim. Kasvetli karanlık bulanık günler var Ankara da. Geçenlerde yine büyük bir hata yapıp asker uğurlamaya gittim. Aştiye 23:00 itibariyle girip hiç park edemeden 01:30 itibariyle çıkabildim. Artık sözüm olsun oğlum olsun ne yemin törenine ne askere uğurlamaya gitmeyeceğim diyorum ama büyük de konuşmamak gerek. Ben yokken neler oldu? Hepsini birbirine bağlayamayacağımdan korkuyorum şöyle böyle deyineyim gitsin.

Bu ara bir kandırmacadır gidiyor. Kimse kimseye karşı dürüst değil. Söyleyemiyorlar ne düşünüyorlarsa en masumu korkaklar kırmaktan incitmekten belki kaybetmekten korkanlar ama diğerleri kadar ortaklar suça.
Yeniden tango ya başladım, sanmayın bir eş buldum şimdilik sevgili kuzenim ve ben eşsiz eşsiz takılıyoruz bakalım nereye kadar gidecek.
Sonunda nihayetinde ve bu anlama gelen ne kadar sözcük varsa bir pasaportum oluyor. Başarıp da alabilirsem ki beni riskli grupta görüyorlarmış en yakın zamanda bir İngiltere vizem olacak :)
Elmayra aşık oldu. Tecrübelerime ki bu konuda onlara hiç güvenmemem gerek ama yine de dayanarak eziyettir dedim dinletemedim :) Ama o ablasından akıllıdır.
Efe kağıttan Noel Baba yapmış. Ayşe ofise götürebilir miyim duvarıma asarım dedi. Efe cevap vermeden bana baktı sen almak ister miydin? Hiç kimsenin değil de Efe nin birinci gelen adamı olma durumumu seviyorum. İkinci gelenler bu durumu çok kıskansalarda :)
Okuyan okumayan, bilen bilmeyen hoşçakalın şimdilik bu kadar olsun :)

28 Ekim 2009 Çarşamba

susmak

Susmak tepkisiz kalmak ya da olmamış, duymamış, görmemiş gibi davranmak bu ara herkesin favorisi biliyorlar aslında beklenildiğini ama yine de nedense çıkmıyor sesleri...

12 Ekim 2009 Pazartesi

happppşuuuuuu

Dün Dilekom a kahvaltıya gittik. Zeyno büyümüş pıtır pıtır yürüyor. Elinden tutup bütün evi gezdiriyor. Oyuncakların düğmesine basmaya kendi gücü yetmiyor parmaklarımızdan tutup düğmelere bastırıyor. Saçına saçıma tokalar takıp herkese gösteriyor. Şimdiden aynaları çok seviyor. Uyutmak için kullanılan nevresimi görür görmez başlıyor ağlamaya... Sırayla kuş ne yapıyor, kedi ne yapıyor, köpek ne yapıyor denildiğinde başlıyor taklitlerini yapmaya. Sırayı farklı söylersen karıştırıyor, ezberi bozuluyor. Çorapla olduğunda mutfağın karolarında kayıp düşüyor poposunun üstüne. Uykusu olmasına rağmen direniyor, tüm pili bitene kadar yürüyor, oyuncak telefonun ipinden çekip gel gel diye telefonu çağırıyor, hoşçakal diyene bir güzel el sallıyor... Ben ablasıyım diyorum Dilek ısrarla teyzesi diyor. Hale Teyze!!! Adımın sonunda "teyze" olması garip geliyor kulağıma alışırım herhalde...
Grip olmaktan, hapşurmaktan, burnumun kıpkırmızı olması durumundan nefret ediyorum. Düğün düğün gezerken çok fena üşütmüşüm. Eve gidip yatmak istiyorum ama gidemiyorum annem bütün anahtarları evde bırakıp çıkmış, eve girebilmek için Elmayra nın dönmesini bekleyeceğiz...

9 Ekim 2009 Cuma

mutsuz insanlar ordusu

Kimseyi mutlu edemiyorum. Ya da o an için mutlu oluyorlar da bu mutluluk çok kısa sürüyor. Herkes bir şeylerden yakınıyor, o olmayınca öbürüne bu olmayınca diğerine takılıveriyolar, olanların kıymetine değil de olmayanların olmayışlığına kapılıyorlar. Aslında kurtulmam gerek insanların dertlerini kendime de dert etmekten. Zamanla yaptıkların görev olarak üzerine yapışmaya başlıyor. Artık onlar için bir iyilik yapmış olmaktan çıkıyor yapmadığın zaman kötülük yapmış oluyorsun sanki. Böyle bir şey ben de anlamadım kimsenin anlamasını da beklemiyorum ama artık mutsuz insanlar görmeyi istemiyorum. Dedemin aldığı bir kutu çikolata hala günlerce mutlu edebiliyor beni. Gerçi o özel bir çikolata rahat 25 yılı var ben kendimi hatırladığımdan beri dedem beni ne zaman görse çıkartıyor cebinden her zamanki çekmeceli kırmızı kutuyu. İki gün önce Ankara daydı. Onları karşıladığımda arabaya biner binmez sıkıştırmaya başladı anneannemi hadi versene kızın çikolatasını :) Yaşlanmış dedem, denge problemleri var bir baston taşıyor artık, hafıza problemleri de var ama yine de unutmuyor benim payıma düşen kırmızı kutuyu. Sıkıntıdan dertten hastalıktan stresten ağlanan bir duvar değil de mutluluktan ağlanan bir duvar olmak istiyorum. Herkes iyi haberler versin her şey yolunda ve eğlenceli gitsin istiyorum. Bu eğlence takıntım yüzünden adımı gezintiye çıkardı Artuğ bir gün de evde oturalım diyor oturmayalım bence hep gezelim. Dün bir düğündeydim. Çok eski bir arkadaşın düğünüydü ortaokul zamanlarından kalma bir kaç arkadaş vardı benim masamda biraz sıkıldım ama mutlu bir gündü ve herkes gülüyordu...

15 Eylül 2009 Salı

benim çocukluğum güzeldi


Bugün yaşadığım birkaç tesadüfle tekrar çocuk olmak istiyorum. Annem pazara gittiğimizde bulduğu ilk tezgahtan kırmızı- turuncu bir aluç alıp takardı boynuma. Bütün pazarı onunla geçirirdim. Şimdi anlıyorum annem onu rahatsız etmemem adına yapardı bunu. Bugün o noter senin bu factoring benim gezerken karşıma çıktılar aldım hemen hem kendime hem de Efe ye… Sonra bugünkü aşti seferinden dönerken bizim sokaktaki berber çıkmış dışarı elinde eldivenler bir poşet yeşil ceviz temizliyor. Bayılırım yeşil cevize hemen temizleyip bana da verdi. Herhalde 10 yaşıma kadar parmaklarım boyalı gezdim yeşil ceviz aşkına. Şimdilerde sakin bir halim olduğu için kimse inanmaz çocukluğumda Hale geliyor diye insanların kaçtığını. Dokuz aylıkken yürümeye başlamışım annem en çok benden çekmiş. 1 yaşında kazana düşüp kolumu yakmışım. İyileşene kadar annem geceleri kolumu havada tutmuş hala duruyor o yanığın izleri. Tam üç kez kolumu kırmışım. İkisini hatırlamıyorum da birinde ilk kez İstanbul daydım merdivenlerde otururken eksik kalan bi korkuluğun gazabına uğrayıp bir kaç kat uçmuştum. Düşündüğümde o uçuşu hala bir yerlerim acıyor sanki. Biz Amasya dayken mahallede her akşam Dokuz Taş oynanırdı ve ben her akşam kafam kanayarak eve dönerdim. Babam ilk bisikletimi ilkokul zamanlarında almıştı galiba kırmızı bmx marka ve o zamanlar bana baya büyük olan bir bisikletti. (büyüyünce de kullansın) Yokuş aşağı kendimi ve bisikleti bırakarak öğrendim pedal çevirmeyi... Bisiklet kazalarım da çok ünlüdür şimdilerde bu yerini yaptığım araba kazalarına bıraktı. Aynı hafta içinde dört kaza haberi ile babamın sonunda sen bu araba kullanma işini bırak dediğini hatırlıyorum. Bir akşam eve dönüyoruz babam ısrarla hadi beraber gidelim yağmur yağıyor diyor. Ben de ısrarla arabamı bırakmıyorum ve olan oluyor. Radyo da o zamanlar beni etkileyen şimdi hatırlamadığım bir şarkı çalıyor oh yağmur da var gözlerimi kapatıp kafamı koltuğa yaslıyorum yasladım derken öndeki arabaya çarptım tabi babamın dilinden uzun bir süre kurtulamadım! Yanlış anlaşılmasın bildiğiniz ve sürekli gördüğünüz bayan şoförlerden değilim kesinlikle.
Hiç susmadan sürekli konuşurmuşum adımı gürültü makinesi koymuş büyük amcam... Hala der gürültü makinesi ne o hiç sesin çıkmıyor? Babamın köy evindeki bütün ağaçlara tırmanıp ağaçlarda konserler verirdik köy halkına. O zamanlar tek zorlandığım ağaç arka bahçedeki kiraz ağacıydı. Tırmanacak küçük dalı hiç yoktu ve kirazlara ulaşmak o kadar uzun bir yolculuktu ki... O ağacı en son gördüğümde bu muydu benim en uzun ağacım demiştim. Canım Esram zeytin çekirdeklerini yutardı hep ben deneyip başaramazdım o zaman o benim çıkardığım çekirdekleri de yutardı :) Köyün garajında uçak kayışından yapılmış tahterevalli salıncağımız vardı ve garajın tavanını görene kadar yükselirdik. Eski su deposu kaydırağımızdı. Kimse merak etmezdi saat dolunca pasaklı pasaklı da olsa eve döneceğimizden emindiler çünkü. Babannem bez bebekler yapardı bize, iskeletini oluşturan odunları ve saçları için mısır püskülünü biz arar bulurduk kıyafetler ve montaj ona aitti. Daha çok şey var aslında yazılacak şimdilik bu kadar olsun. Ben mutlu eğlenceli bir çocukluk geçirdim. Efe apartmanın garajında bisiklet sürebiliyor ancak ya da akşamları bir saat geçirdiği parklarda atıyor bütün enerjisini... Kesinlikle sitede oturmak gerekiyormuş bunu anladık.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

diye

Dün personellerimizden biri vefat etti. Henüz 33 yaşında yeni evli... Aslında o kadar yakınken böyle bir haber, nasıl olup da bu kadar uzak kalabiliyor insan. Gündelik sıkıntılarımızla o kadar başbaşa kalıyoruz ki bazen hayatın gerçeklerini kaçırıyor gibiyiz. Dertsiz hayatlarımıza kendi çapımızda aslında değersiz olan dertler katıyoruz. Bir sınav kazanamadığımızda, bir yere gitmek isteyip de gidemediğimizde, beğendiğimiz ayakkabının bir numara büyüğünün ya da küçüğünün olmadığı durumda ya da odamızın rengi istediğimiz açık lila değil de koyu bir lila oldu diye ya da babamız söz verdiği araba alma işini biraz uzattı diye ya da tartı da 1 kg fazla çıktık diye üzülmüyor muyuz ya da sırf bizim gibi düşünmüyor diye diğerlerine ya da bizim gibi sevemiyor diye karşımızdakine takılmıyor muyuz... O kadar büyük ya da bir o kadar sıradan planlarımız var ki gerçekleşmediğinde dünyanın sonu geldi sandığımız... Bugün bir bankanın genel müdürlüğünden aradılar kredi kartı başvurusunda bulunan bir personelle ilgili. Hakkında bilgi almak istedikleri vefat eden personeldi duvara çarpmak böyleydi. Bir insan hayata dair bir şey yapıyor ama şimdi yok onun bu planıyla o yokken sen karşılaşıyorsun... Belki de böyledir yaşamanın kuralı. Koşarsın hep bir şeylerin peşinden, yapmak istediklerin, beklentilerin, umutların hiç azalmaz. Bu gündelik hüzünler, telaşlar, sıkıntılar ya da mutluluklar olmazsa yaşadığını nereden anlayacaksın ki! Bu aralar tabi unutup gündelik hayatıma ne kadar sürede döneceğim belli olmaz ama rahat olmak istiyorum rahat olmayı diliyorum her konuda ve hepimize mutlu günler, huzurlu yıllar diliyorum :)

29 Ağustos 2009 Cumartesi

(u)mutlu :)

Son bir kaç gündür ofisteki krizi saymazsak her şey yolunda. Umutlu ve mutluyum :) Bu gerçek bir mutluluk mu geçici mi henüz kestiremiyorum ama bu aralar ayaklarım yerden kesik :) Yarın da bu mutluluğun üzerine canım arkadaşımla alışverişe gidip biraz da suni mutluluk katacağız :) Aslında bence suni mutluluk değil ya adı öyle kalmış bu konu üzerine uzun uzun yazacağımdır. Basketbol maçı izlemeye gittik. Milli Takımımız ve Almanya. İçeri girerken kırmızı beyaz fular aldık hepimiz birimiz hariç. O atkı almayı tercih etti. Aldığı atkının bir tarafı Gaziantepspora aitmiş :) Yenildik ama yine de çok eğlenceliydi, önümüzde oturan borazan çalan amca da ayrı bir renkti hani... Ben basketbol maçı izlemeyi unutmuşum. Elmayra yıllarca basketbol oynadı. İlkokul üçte başlayınca haliyle uzun bir zaman da onun ve o basketbol topunun peşinden koştuk. Güzeldi o zamanlar her haftasonu maça giderdik. Sporcu dediğin disiplinli olur, sorumluluk duygusu üst düzeydedir derler. Nerdeee bizim sporcu da sorumsuzluk hat safhada gerçi kızamıyorum ona, onu bu hale biz getirdik. Antremana gider spor ayakkabılarını unutmuş peşinden koşup götürürsün. Maça gider bir telefon abla biz beyaz forma giyecekmişiz ben kırmızı getirmişim maç başlıyor elinde beyaz formalar düşersin yollara... Abla ben bir kafa yedim (sanki boks yapıyorlar) elmacık kemiğim çatladı haydiii hastaneye. Evin içinde yoğun bir bengay kokusu. Son yıl öss ye girilecek Elmayra turnuva turnuva geziyor... Ertesi gün sınavı var kitabı okulda gece bir yarısı okulu açtırıp kitap alan sensin :) Puanlar açıklanmış Elmayra nerede Kuşadasında tatilde... Dersanelerle konuşup ne tercih edelim diye koşan yine sen. Kardeşim bunlar bunlar oluyor buraları yazabiliriz ablaaa neden hukuk olmuyor? diye soran o :) aaa neden olmuyor ki!!! Elmayra öss ye girdiği gün basketbolu bırakır. Yeni hobimiz kurlardan kalsak da yan flüt çalmak. Yüklü bir ücret dahilinde bir flütümüz olur. (Aç parantez flüt alıcam :) bilen güler). Şimdi nerede kitaplığımızın tozlu raflarında. Kitaplık deyince aklıma geldi. Evde ufak çapta bir tadilat var annem eşyaların yerlerini değiştirip yenilerini alıyor. Uzun zamandır Efe yle odamı paylaşıyorum. Artık durumlar değişti Efe odasını benimle paylaşıyor. Annem benim olan tüm eşyaları atıp bana da yapacağını yapıp çilek mobilya dan ferrarili yatak odası takımı alıyor. Anlatırken odaya bunları alıp şunları atacağım diye, Hale nin yatağı kalacak ama diyor. Eh yatağımı da atsaydın bari. Beni gözden çıkardılar. Yeni odanın minicik bir kitaplığı var. Duvardan duvara bir kitaplığım olsa ne güzel olur. Kitaplarım annemin baş düşmanı onları mümkün olduğu kadar uzağa kaldırmak hatta bir kütüphaneye bağışlamak istiyor. Hala direniyorum bakalım ne kadar dayanabileceğim.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

yazmak iyidir

Son üç gündür ofiste bir şarkı geziniyor. Yeni çalışmaya başladığımız şirketin (bu aralar maşallahımız var bir haftada iki sözleşme imzaladık.) insan kaynakları müdürü Feride Hanım la yaptığımız sık telefon görüşmeleri sonunda ortaya çıktı. Hal böyleyken bizim ağzımızda da eski Türk sinemasından kalan Emel Sayın nın söylediği şarkı Feride Feride... Eski Türk filmlerini yüzüncü kezde olsa izlemeyi seviyorum. Günümüzde dahil pişirilip pişilip önümüze sunulan zengin erkek fakir kız ya da tam tersi hikayeleri seviyorum. Günümüzdekileri sevmiyorum da eskileri seviyorum. Bir anda trajik bir kaza sonucu kör olan Türkan Şoray ın aynı şekilde başka bir arabanın çarpmasıyla gözlerinin açılmasını ya da tutmayan ayaklarının tutmasını seviyorum. Ya da gözler bantlı bir hastane odasında bantlar açıldıktan sonra görüyorum görüyorum ya da duyuyorum çığlıklarını seviyorum. Hülya Koçyiğit' in yana doğru yatan koşuşunu, bir gecede saçların bembeyaz olmasını, Hulusi Kentmen' nin babacan duruşunu, filmin başında ayrılıp bedbaht, hastalık dolu özellikle verem ya da alkolik olarak yıllar geçirip yaşlandıklarında kavuşmalarını ya da kavuşamamalarını ve mutlu sonların seyirciye verilmiş yanak yanağa bir pozdan ibaret olmasını da seviyorum... Kezban Serisini ya da Hababam Sınıfını defalarca izledim. Ben böyle yazınca içinize televizyonkolik olarak düşmeyeyim. Neredeyse hiç televizyon izlemem. Ne magazin programlarından haberim vardır, ne yeni çıkan dizilerden, ne yeni çıkan yarışmalardan, ne de kliplerden... Pazar günü veya tatil farketmez kurulmuş gibi erken kalktığımdan sabahları denk gelirsem izlerim bu yeşilçam filmlerini. Çizgi film izler gibi :)

18 Ağustos 2009 Salı

canım sıkılıyor

Bugün canım sıkılıyor. Ofis son bir ayın yoğunluğunun üzerine sessizliğe gömüldü. Arayan yok, bir şeyler isteyen yok, gelen giden yok, kargo getiren Erkan bile gelmedi bugün... Aslında yapsan yapacak iş var da benim içimden hiç gelmiyor. Gerçekte ben bu havaları sevmiyorum galiba. Sonbahar benim mevsimim. Ofisin arka tarafındaki elçiliğin bahçesinde bulunan şimdi yemyeşil olan o büyük ağacın tüm yapraklarının kırmızı, turuncu, sarı olmasını izlemek çok keyifli... Cinnah dan aşağı yürürken dökülen sarı yapraklara bastığımda çıkan sesleri de çok seviyorum. Kışı da seviyorum kar yağsa her yer beyazlasa salonun tüm perdelerini açıp, ışıkları kapatıp camın kenarında elimde sıcak bir şeyler uzunca bir süre otursam. Ya da Efe yle dışarıda kardan adam yapsak ne zamandır o kadar kar yağmadı ama belki bu kez olur. Efe yi özledim... Kendi çocuğum olsa bu kadar sevemem galiba. Gerçi dışarıdan bakan herkes yaş farkının fazla olmasından dolayı beni annesi sanıyor ama... Bir gece hastanedeyiz kardeşlerden biri ayağını incitiyor annem onunla ilgilenirken Efe bana kalıyor. Doktorlardan biri Efe yi sevip boyu kaç yaşı kaç diye soruyor. Ben söylüyorum uzunmuş baya kim uzun babası mı diyor? Ben de yok babam o kadar uzun değildir diyorum bunun üzerine doktor ben çocuğun babasını soruyorum der!!! Ya da Efe yi almaya gittiğimde bütün arkadaşları Efeee annen geldi diye bağırıyor... Neyse ki Efe nin arkadaşlarıyla gittiğimiz tatilde artık onlar da kabullendi ablası olduğumu:) Efe babamın Fransızca hayranlığı nedeniyle 4 yıldır bir Fransız okuluna gidiyor. Fransızca bilen olmadığı için evde tüm konulara Fransız kalıyorsun. İlk başlarda çok eleştirdim bu Fransız okulu konusunu ama şimdilerde o kadar da yadırgamıyorum alıştım ve hatta sevmeye başladım. Bir ara denedim öğrenebilir miyim diye ama zor gerçekten bu yaşta öğrenilebilecek gibi değil. Kompliman seven bir kardeşim var. Bir kere her şeye teşekkür ediyor ve bu seni ve etrafındakileri şaşırtıyor. Beni giydirdiğin için teşekkür ederim. Ayakkabımı bağladığın için teşekkür ederim. Bugün hayatımda geçirdiğim en güzel gün. Senin gibi bir ablam olduğu için teşekkür ederim. Seni sevmek mükemmel bir şey bunu biliyor musun dediğinde onun istediği hangi şeyi yapmazsın ki. Soru sorma devri bitmedi daha. Cevapları da öyle bir çırpıda veremiyorsun. Şimdiye kadar sorduğu sorulardan örnekler vereyim. Soru 1: Neden iki tane gözümüz var? Her yeri daha iyi görebilmek için. Bir eliyle gözünü kapatıp ama ben böyle de her yeri görebiliyorum. Soru 2: Matematik ne demek? Eline bir hesap makinesi alıp bu matematik mi? Matematik ne demek nasıl anlatılır ki sonunda matematik bir ders deyip sorudan kaçıyorsun. Soru 3: Asansörlerde neden ayna olur? Soru 4: Neden yürürken elimizi de sallıyoruz? Soru 5: Neden geceleri ay yusyuvarlak oluyor da sabahları yarısı yenmiş gibi oluyor? Soru 6: Bir gün amuda kalkıyor. Bende hiç düşünmeden öylesine hani hep derler ya kafana kan toplanır yapma öyle dedim. Zaten beynimizde kan yok mu deyip doğruldu sonra şimdi kanlar aşağıya mı iniyor!!! Son soru: Efe evrim teorisini merak ediyor. Bizim atalarımız maymun mu? teori ne demek? Hala canım sıkılıyor şimdi bir yağmur yağsa da toprak koksa...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

ismimi seviyorum

İsmimi ve anlamını seviyorum. Keşke bir de öz Türkçe olsaydı daha çok sevecektim. Ayın etrafındaki ışıklı halka :) Gerçi bazıları benim ısrarlarıma rağmen ayın etrafında ışıklı bir halka göremediklerini söyleseler de ayın etrafında ışıklı bir halka var ve o hare değil hale... Melek figürlerinin başına koydukları hatta gözbebeğimizi çevreleyen parlak halka da hale:) Esas konu blog isminin nereden geldiği... Çok sevdiğim biri kaset hazırlamıştı ama şarkıların isimleri yazmıyordu. Çok dinledim o kaseti ve buna dayanamadı tabi... Yıllar sonra o kasetten bir şarkı aklıma takıldı ama sadece şarkıda bir kız olduğunu ve adının michelle olduğunu biliyorum. Aramalarım fayda etmedi. Acaba uyduruyor muyum diye düşünmeye başlamıştım. Sonunda sordum evet dedi öyle bir şarkı var hatta şarkıdaki kızın adı ve şarkının adı aynı. Beni şaşırtan cümle "şarkının adı senin adın" dı. Aldığım en büyük hediye galiba. Günün birinde belki okur bu yazdıklarımı tekrar teşekkür ederim o zaman ona hayatımı güzelleştirdiği için. Benim adımın geçtiği bir şarkı var he he çok mutlu oldum. Kıskanırdım hep isimlere yazılan şarkıları. Sözleri de çok güzel dinlemeyenlere tavsiye ederim.

13 Ağustos 2009 Perşembe

biraz üzgün

Varlığıyla hayatımdaki bütün boşlukları dolduran, ne derdim olsa ne sıkıntım olsa yanımda olan ve salsa ya gelmesi için yaptığım tüm ısrarlara rağmen gelmeyen arkadaşım hadi tangoya gidelim dedi. Perşembe akşamları tango zamanı diyerek başladık. Buraya kadarmış bugün de bu iş bize göre değilmiş diyerek dansı bıraktı:( En kötüsü kızamıyorum bile... Benim için birine kızmak, kırılmak, küsmek çok zor... (Bunu başaran biri var gerçi nefretimden korkun tamamen çıktı hayatımdan ama hala dönem dönem zorunlu durumlarda hayatıma girip beni sinirlendirebiliyor.) Kendi içimde küsüp kendi içimde affediyorum. Hatta benim için "hayır" demek bile çok zor. Birine "hayır" desem ki bu çok nadir olur, ya dönüp tamam diyorum ya da yapmadığım için kendimi suçlu hissediyorum. Neyse yapacak bir şey yok, sanırım sıkılmayacak bir eş bulmak çok zor. Hemen sıkılıyorlar. Salsa daki eşim, okulun son zamanlarında geç bulduğum ve iyi ki hayatıma girmiş dediğim nadir insanlardan biri, kabul etmeliyim ona da çok ısrar etmiştim altı ay dayandıktan sonra terk etmişti beni :) Başlangıçta ben de sıkılmıştım hatta ikinci hafta da bıraksam mı diye düşündüğüm olmuştu. Sonraları çok sevdim. Üzgünsem mutlu oldum, sinirliysem sakin oldum terapi etkisi yarattı :) Bakalım yeni bir eş bulana kadar dans hayatımıza bir noktalı virgül koyacağız. Son olarak Pinkerbel imin doğduğu günü tekrar kutlayayım. İyi ki doğmuşsun canım arkadaşım iyi ki varsın :)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

tatil kısa sürdü


Biz her yaz Çeşme ye gideriz. Sanmayın yazlığımız var! Çok uzun zamandır babamın yazlık alma projelerini askıda tutmayı başarabildik çünkü malum akraba eş dost bol... Yazlığımız olursa evde bize kalacak yer olmaz. Annem bu yaz ben değişik bir yer görmek istiyorum diye bastırıyor zaten onlar 20 gündür Kuşadası' nda değişik yer bizim başımızda patlıyor. Akdeniz' e gideceğiz. Gitmeden önce annem soruyor baban gelmiyor mu o gelmezse biz de gitmeyiz ben onunla tatil yapmak istiyorum neden gelmiyor hep böyle yapıyor! Sanki gelse çok mutlu tatil yapacaklar iki gün sonra saçma, sudan bir sebep yüzünden tartışıp küsecekler huzur kalmayacak. Antalya da yaşayan uzak bir akraba tam size göre bir yer deyip bir yer ayarlıyor ki sormayın hiç. Yazacaklarım daha önce gidip de sevenlerin hoşuna gitmeyebilir. Umutsuz bir şekilde pazar gecesinden otobüse biniyoruz kardeşim ve ben. Annemler de pazartesi sabah uçakla gelecekler onlarınki de yolculuk mu derken bizim bulunduğumuz koya gelmeleri öğleden sonrayı buluyor. İlk şoku hiç susmayan ağustos böcekleri yaratıyor. Sonra havuz yok. Bizimle ilgilenen kız hemen bir çözüm üreterek komşu otelin havuzunu (küvet desek daha doğru olur) kullanabilirsiniz diyor. Sahil de müzik yok. Saat 21 de hayat duruyor sanki herkes bungalov evlerine çekiliyor. Zaten geç saatte evine dönmek zorunda kalırsan ağustos böceklerinin, kurbağaların, kirpilerin, uçan adını bile bilmediğin böceklerin eşliğinde gardını yanına alarak titrek adımlarla hatta bir el feneriyle yolunu bulamayıp hep yan bungalova girmeye çalışabilirsin :) bunu ben hep yaptım nedense 306 yerine denediğim ilk kapı 304. Gece yapacak bir şey olmayınca kardeşinin sana verdiği ilginç kitabı okumaya başlarsın gözün yerde bir şeye takılır aman o da ne örümceğe benziyor ama senin hayal gücün için fazla büyük. Panikle anneni ararsın aklına çantanda bulunan sinek, kene böcek ilacı gelmez hiç. Annen temkinli beni değil resepsiyonu arayın der. Gece yarısı elinde bir havluyla bir abi gelir. Bu arada ben abi diyorum annem amca diyor. Annem yaşlandığını kabullenmek istemiyor galiba. Büyük bir başarıyla örümcek odadan çıkarılıyor karşı bungalova kurbağa girmiş o bungalovda olmadığın için haline şükrediyorsun. Neyse bu değişik tatilde böyle deyip kabullenip Ankara' ya daha erken dönebilmek için gün sayıyorsun. Hep kötü anlattım biraz da güzelliklerinden bahsedeyim deniz uzak olmasına rağmen çok güzel, temiz sen sürekli uyumak istiyorsun ama annenle tatilde olduğunu unutmamalısın çünkü sürekli ağzında tek bir cümle uyumaya mı geldik hadi denize girelim. Hadi girelim :) Sonra her ne kadar evine başka canlılarda girse bungalov evin çok güzel ilerde yaşlandığında buruşuk buruşuk eşini alıp 2-3 aylığına bir bungalov ayarlayıp yaşayabilirsin orada hatta bir de bisiklet alırsın çünkü malum deniz uzak yaşlıyken yürümek daha zor olabilir yaşlıyken bisiklete binmek nasıl olur bilmiyorum. Benim dedem slow motion tabirine hakkını veriyor ama bence bunu gücü olmadığından değil de keyfinden yapıyor sanki o karşıdan karşıya geçerken günler aylar hatta mevsimler değişiyor sanki... Şimdi aklıma bir film geldi Nottinghill. Bu filmde en beğendiğim sahne o muhteşem şarkıyla Hugh Grant' ın pazar yerinden yürüdükçe mevsimlerin geçişi... Konuya dönelim sabah kahvaltılarında verdikleri nar reçeline bayıldık döndüğümüz gün kavanoz kavanoz eve de getirdik. Efe' ye göre her yer bayram yeri gibi. Hayatından çok memnun sürekli denize, komşu otelin küvetine girip duruyor. Bu arada bir bronzlaşmış ki abla çikolata gibi olmuşum di mi diye soruyor. Kesinlikle bitter çikolata gibi olmuşsun diyorum. Annemin okuduğu kitap üzerine Efe abla biliyor musun ben Mars tan gelmişim sen Venüs ten diyor sürekli :) Pazartesi başlayan tatilimiz Cuma sabahı alınan otobüs biletleriyle son bulacak eee daha fazla görülecek bir şey kalmadı bizim küçük koyda. Ömrümüzün en uzun yolculuğuydu galiba 8 saat yerine 11,5 saat sürdü. Geçtiği her şehirde mola veren ve yolcu değiştiren bir otobüse denk gelmişiz bunun üzerine yol tadilatı nedeniyle 45 dakika da köy yollarından gitmenin cezasını çektik. Son olarak Afyon da annenin komşularına verilmek üzere aldırdığı çifte kavrulmuş lokumlar yüzünden hain bir arı parmağını sokar. Kalan yol sızlayarak ve parmağının davul gibi şişmesini izleyerek geçer. Cumartesi ofise döndüm. Ben yokken ofis tam bir kaos yaşamış hala da devam ediyor...

31 Temmuz 2009 Cuma

vayyy be

Ben neymişim neden her şeyden çabuk sıkıldığım gibi yazmaktan da sıkılmamışım... her şeyden ve herkesten sıkılabilirken insan neden yazmaktan ve okumaktan hiç sıkılmaz acaba? Az önce hesapladım 16 yıldır yazıyorum sımsıkı bantladığım kolilerin içinde 16 belki daha fazla defter biriktirmişim. Aslında kimseler yokken tam da zamanı eski defterleri karıştırmanın ama bir dağılırsam yakın zamanda toplanamam en güzeli onları orada bırakmak ve yenilerini üretmek. Yazma olayım hazırlıkta türkçe öğretmeninin günlük tutmayı; ödev vermesiyle başladı. Ona teşekkür etmem gerek çünkü sıkıldığımda, üzüldüğümde; kızgınlıklarımda, mutluluklarımda ve daha çok kırgınlıklarım da 16 yılda beni hayata bağlayan ne varsa yazdım hep yazdım hep geceleri yazdım hala yazıyorum...Düşündüm de öncesi vardı galiba... Eski oturduğumuz binada Tuşba adında bir kedicik vardı. Kedicik dediğime bakmayın dokunamam bile. Evcil hayvan olarak balıklarımız ve açık pencereden içeri giren bir muhabbet kuşumuz vardı. Konuşturana kadar canımız çıktı bir kuşun canım diyebilmesi o zamanlar büyük olaydı. Sonra balıklarımız oldu biz nasıl besleyeceğimizi öğrenene kadar hiç balık kalmadı. Aaaa ne güzel yiyor deyip bütün o renkli şeker gibi şeyleri suya atınca balık bu anlamıyormuş işte doyduğunu çatlayıverdiler, yeni gelenleri çatlatmayalım derken açlıktan öldürdük. Son minik beyaz balık da bizim evdeki Elmyra nin elinden kurtulamadı. Elmyra balığı suyundan çıkaydım kuyyurundan tuttum salladım salladım attım dedi ve evcil hayvan dönemini kapattık. (Tamam okuyan bilir bir de renkli civcivimiz vardı o hep civciv kaldı en iyisi bunu anlatmayayım.) Efe köpek istiyor ama herkes aynı anda hayıııırrrrr diye bağırırıyor hal böyleyken bu zaman alacağız çocuğum yok şehir dışından gelecek, hayır yeni bir eve taşındığımızda olacak diyerek çocuğu kandırıyoruz ve yakın bir zamanda da olacak gibi görünmeyen köpeğimize Efe istiyor diye tasma alıyoruz renk renk... Ben nereden geldim buraya... Tuşba ya geri dönelim. Tuşba adına zarflar gelirdi posta kutusuna eminim aşı zamanı, bakım zamanı ya da mama reklamıydı gelen ama bizi (Esin im ve beni- gerçi o zamanlar Özge ydi o benim için hayattaki en eski ama eskimeyen arkadaşım) sinir etmeye yetiyordu kediye bile bir zarf var şu posta kutusunda neden bize yok derken mektup arkadaşları bulmaya ve her yılbaşı her bayram kart atmaya başladım. Bu böyle devam etti zamanın birinde otelin birinde üç beş gün tanıdığım biriyle yıllarca mektuplaştım. Üniversite zamanı koptuk nerededir bilmiyorum gerçi bendeki adresine bir mektup yazsam gider mi onun eline geçer mi ben de bu şans varken gider. Ayşegül, Esra, Tuğba, şimdi yazılarını çok sevmediğim çok tanınmamış bi yazar...Tahmin etmişsinizdir kapalı bir koli de mektuplarım için var. Mektup yazmayı seviyorum. Hala deniyorum sevdiklerime görüşemediklerime forward edilmiş e-postalar atmaktansa bir şeyler yazıp göndermeyi ya da aldığım hediyenin yanına iki satır da olsa yazılmış bir not bırakmayı. Evet ben sözü değil yazıyı seviyorum. Yazmak, yazarak anlatmak her zaman daha güzel gelmiştir. Son mektubu yazan hep ben oldum. Vefalılık olayını abartıyorum bazen galiba. Lise bitmiş herkes bir tarafa dağılmış ilk bir yıl bir şekilde herkesten haberin var sonra azalıyor haberleşmelerin kim nerede ne yapıyor bilmiyorsun cep telefonun suya düşüyor bütün rehberin siliniyor ya da birileri artık oldukları yerde değiller. Zaman oluyor aklına takılıyor acaba ne yapıyor diye liseden gerçekten çok sevdiğin bir arkadaşın Eren. Eren nerede ne yapıyor en son çok fazla istemediği Ziraat Fakültesine gittiğini biliyorsun. Hala numarası olanlara soruyorsun hatta onlarla arada bir, arada bir değilde sene de bir görüşüyorsun Eren yok.... Ofiste canın sıkılırken ve dedektifçilik oynamayı severken o zamanlar, Eren i bulmalıyım diyorsun. Babasının adı gerekli önce eski milletvekili olduğunu biliyorsun onun adını bulmak çok zor olmuyor. Google a soruyorsun cevap veriyor. İşin zor kısmı 118 rehber den Ankara da 32, Kaş da 24 adet kayıt çıkınca başladı sanıyorsun. En iyisi üç- beş numara denemek tutarsa tutar tutmazsa sıkılıp bırakırsın. İlk aradığın numarada Eren karşında. Beni şaşkına çeviren anlardan biriydi... Ziraat Fakültesinden ayrılmış konservatuar bitirmiş her şey güzelleşmiş onun baktığı yerde. Şimdi çok sık olmasa da hala görüşüyoruz hep haberimiz var hayatlarımızdan. Yazdıklarımı okuduğumda konuların hafif dağınık kaldığını gördüm ama yapacak bir şey yok yazdıklarım her ne kadar bantlı bir kutuda olmasa da bu bir günlük... biraz daha dağıtmakta zarar görmüyorum ve salsa dan sonra iki hafta önce tango ya başladım hayatıma yeni bir renk geldi deyip tatile gidiyorum ben bu pazar :)

16 Temmuz 2009 Perşembe

bizim evden nameler

Bilen bilir biz çok kalabalık bir aileyiz, tam 6 kişiyiz evde, bir de misafirimiz hiç eksik olmaz o yüzden koloni halinde yaşıyor olduğumuz doğrudur. Aşti' ye yaptığım günlük, iki günde bir seferler de bu yüzdendir. Ya biri gelir ya biri gider hiç olmazsa kasa kasa elma, şeftali gelir onları almaya uğurlamaya giderim. Bu gönderilenler hiç bir zaman sana sorulmaz hangi saat alım için uygundur diye, onlar iyilik yapıp lütufta bulunurlar sen gecenin 2 si de olsa sabahın 5 i de olsa işin de olsa hasta da olsan hatta kar yağsa araban bozuk da olsa dahi gidip onları almakla görevli yegane insansındır. Otobüsün geliş saatini hep yanlış söylerler ya erkendir beklersin elma gelecek diye ya geç söylemişlerdir otobüs bir sonraki durağı İzmir' e doğru yola koyulmuştur senin kutular içinde ya da otobüsler park halindedirler, şoförlerin fanila ile dolaştıkları gizli dünyasına misafir olmak zorunda kalırsın bunu kimse bilmez. Sen taşıyamazsın gönderilenleri mutlaka bir taşıyıcı tutarsın onlar da sağ olsun yük ağırdı ben 10 dedim ama sen 15 tl ver anlaşalım derler her seferinde. Senin aldığın elma otopark parası, taşıyıcı parası çektiğin eziyet eklenince baya bir pahalıya mal olur bunu da kimse bilmez. Ha bu arada bir de bu gelenlerin dağıtım işi de sana aittir. Bir kasa halanlara, bir kasa halanın arkadaşı Tülay Teyze' ye, Eryaman' da oturan babanın kadim dostu Savcı Bey' e, doktorlara, hemşirelere, hemşehrilere diyerek gider... Bir de güya yasak otobüslerin paket alması yasaklar ne zaman tam anlamıyla uygulandı ki! Otobüslerin paket alma yasağının uygulanacağı günü şimdiden bayram olarak ilan ediyorum :) Bu arada mütemadiyen Aşti şoförü olmanın dışında mütemadiyen refakatçi olma görevim de var. Ambulans misali bir gün içinde beş hastaneye gittiğimi bilirim. Gelen misafirlerin gezme, eğlenme, düğün işleri arasında mutlaka bir ameliyat, muayene işi de vardır malum onların bulundukları küçük şehirde hiç doktor yok. Bir de beğenmezler buradaki doktorları Amasya da gitseler doktor bir poşet ilaç yazarmış buradaki doktorlar ilaç yazmıyormuş!!! Ne ala ne fena... Amcanın garip bir hastalığı vardır hiç bir arabanın yan koltuğuna, arka koltuğuna oturamaz mutlaka direksiyonda olmalıdır. Taksiler, otobüsler buna dahil aksi taktirde bayılıyor... Uçağa bir kere bindi onda da iki adet insidon verip bizimkiler uyuttular da öyle... Neyse bu hastalık üzerine amcamla doktor doktor geziyoruz. Babam bu arada pek inanmıyor galiba bu duruma hadi bir deneyelim (neyi ölçecek acaba kaçıncı km de bayılıyor?) diyerek amcamı yan koltuğa oturtuyor ofisten eve gelene kadar amcam bayıldı! Bu rutin işlerin yanında kardeşini okula götürüp getirmek de var :) 7 yaşında bir kardeşim var benim dünya tatlısı :) Sabahları onunla çıkıp okula gideriz geçen seneye kadar öğleleri de alıp eve götürüyordum. Bizim paşa servise binemez çünkü aslında onun hayali servisle gidip gelmek servisin içini hiç görmemiş çok merak ediyormuş! Bütün bu işlerin yanında benim bir işim var... İşverenim babam. Babamız ataerkillik de  son nokta. Eve geldiğinde elindeki paketleri alırsın sonra odasına gider nedensiz seni çağırır ve pijamalarının yerini göstermeni ister. Yemekten kalktığında salona çayını ister bu arada o çay nedense hiç beğenilmez çay demleyin demez onun bir sıfatı vardır bana güzel bir çay demleyin! Nasılsa bana göre güzel bir çaydı oysa. Yatarken mutfağın önünden geçmesine rağmen kesinlikle kendi suyunu kendi almaz yatak odasından bağırır bana bir su... Bunu Efe bile fark etmiş bir gün sen nasıl bir babasın diyor babanın yüzünü görmelisiniz eyvah ne kabahat işledim. Baba neden öyle dedin oğlum der Efe senden bir bardak su istiyorum onu bile getirmiyorsun!!! Baba olur mu oğlum getiriyorum ya. Efe Hayır sen - kızlar Efe ye bir su diyorsun der. Bu durumda babanın ataerkilliği söner ve oğluna su taşımaya başlar bu evdeki herkesin hoşuna gider. Babayla çalışmanın iyi yanları da var çok kötü yanları da beş yıldır anlayamadım iyi mi yapıyorum kötü mü... Ama sanmayın ki ofiste rahatım çok zor beğenen bir patronum var çalışma saatlerim çok esnek 10-11 de çıktığımı biliyorum. Son olarak bu yazıyı babamın bana yaptığı tehditle kapatıyorum. Ofiste olanları evde anneme anlatıyormuşum tabi anne bu hiç susar mı ve sanki anlarmış gibi neden öyle yapıyorsunuz böyle yapın (araya gireyim benim annem biz haftalarca ihaleye hazırlanıp ihaleyi alamadığımızda üzgün eve dönmüş halimize siz de giriyorsunuz o kadar masraf yapıyorsunuz bir ihale alamıyorsunuz!!!! diyen bir ev hanımı) diyerek babamı sıkıştırıyor. Patron ofise yeni yasak getiriyor ofiste konuşulanları bir daha evde anlattığını duyarsam istifanı yazar gidersin diyor. (Sanki annemin tek haber kaynağı benim!) Üstüne başka bir iş ararsın ve dahası bu krizde iş de bulamazsın diyor. Ben de ararız iş, bulamazsak evde otururuz babamız bakar dedim:) Babanın cevabı ne yapalım imamın kayığına binene kadar bakacağız... Allah sağlıklı, mutlu uzun ömürler versin. 

Aslını unutanlara :)

Bu aralar kafamı en çok karıştıran son zamanlarda kendine hiç güvenmeyen bir arkadaşıma, dostuma gelsin... Tarih neydi hatırlamıyorum zamanın birinde ben zırıl zırıl hiç susmadan ağlarken yanımdakiler bunu umursamazken çıktın karşıma... Sarıldın hiç bir şey demedin sadece geçer bunlar o günden sonra ne ben seni bıraktım ne de sen beni. Okul hayatımız sona erene kadar birlikte çalıştık o saçma sapan keynezyen teorilerine tek şeker ohlin kurallarına iki odalı sevimli bir evde :) Sabah ilk saatlere geç kalıp girmeyen arada bir derse girip son derse hadi çıkalım diye yalvararak bakan hep bendim sen de pek kırmadın beni sayende tavla, batak ve bilimum kağıt oyunlarını öğrendim. Hiç sıkılmadan dinledin benim sürekli başa sardığım o meşhur hikayemi bazen ağlarken bazen sinirlenirken, senin odadaki kanepe de saatlerce oturdum. Çoğu zaman sanki aynaya konuşuyor gibi yaptık sen anlattın ben yorum yapmadan başka bir konu hakkında konuştum ya da ben anlattım sen başka bir konuya döndün. Kimsenin aklına gelmeyen soruların vardı her ne kadar bazen kendimi bilgi yarışmasında gibi hissetsem de bu aralar gerçekten soru sormanı özlüyorum. Son zamanlarda kapattın kendini kabuğuna kırıkları yapıştırmak için belki de bir ses bir hareket olsa kaybolan parçaları bulamam diye korktun hala korkuyosun... Hepimiz zamanla yapıyoruz aynı hatayı kendimizden daha çok güveniyoruz karşımızdakine. O çok güvendiğin sevgili sağlam kaya senden de bir şeyler götürerek yıkılıyor tuzla buz oluyor hiç beklemediğin bir anda... O yıkıntıyı izlerken kendini unuttun, özel ve bir çok insan için çok değerli olduğunu unuttun göremedin... Hep dediğim gibi her şeyden önce sen bana iyi geldiğin için yanındayım ... Senin her probleme bir çözümün her derde bir ilacın mutlaka vardır. Çok kısa zamanda bunların hepsi geçecek bakalım ne kadar kısa bir zaman kendine biraz inan ben çok güçlü olduğunu biliyorum... Şimdi Hale de konuşuyor işte sanki kendi sıkıntıya düştüğünde başarabiliyormuş gibi ama Hale senin kadar kapatmıyor bir gün sana gelip ağlıyor, bir gün arayıp Pink e ağlıyor, bir gün Dilek e gidiyor, bir gün puzzle yapıyor sonra bırakıyor kafasını meşgul eden saçma sapan düşünceleri ve seni çok seviyor :)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

yeeeehuuuuuu

yeeeehuuuuuu


melankoliklik azaldı bir Fethiye üstüne bir İstanbul sonunda özümdeki melankoliklik ve ben kaldım... bir de küçük şehir gezisi yapabilsem tamam olacak. İstanbul da yeni bir annenin yanındaydım stajyer bir anne demeliyim belki de... Minik Ece yi kucağıma aldığımda evet her yeri minicikti elleri burnu ayakları ve kokusu mükemmeldi dünya da hiç bir çiçek hiç bir parfüm o kokuyu veremez galiba benim de bir bebeğim olabilir dedim ama gel gör ki bu annelik işi gerçekten çok zormuş ne kadar minik de desem Ece yi doyurmak zordu... son gün süt stresi beni de sardı arkadaşıma sürekli bir şeyler içirmek yedirmek istedim akan sütler boşa gitmesin diye formüller üretmeye başladım. Ece gazı olduğunda ya da pödöf (onların uydurduğu bir isimdi) yapamadığında farklı ağlıyor karnı doymadığında daha masum daha iç acıtıcı bir şekilde ağlıyor... Pödöf yapınca evde bir bayram havası... Gazı olunca uyumuyor uyumayınca süt birikmiyor ve sonra karnı doymuyor bazen olan sütü kusuyor bu döngü böyle devam ediyor. Gece uyumuyor gündüz uyumuyor o ağlayınca yapacak hiç bir şey olmuyor arkadaşım ağzında dandini dandini danalı bebek ninnisi evi dolaşıyor ama Ece uyumuyor. Baba -kızım annen repertuarını genişletemedi seni bu danalı şarkıdan kurtaracağım diyor biz ninni modundan çıkıyoruz... ya da Ece hiç susmadan ağladığında baba başlıyor vaatlere kızım seni Ameriya ya göndereceğim iphone da alacağım hatta koyu fenerli baba tamam kızım galatasaraylı olabilirsin diyor Ece yi susturabilmek adına ama bunlar danalı şarkı kadar işe yaramıyor. Arkadaşım bitkin uykusuz süt olmayınca üzgün... Zaman herkes için durmuş sadece Ece nin büyümesi için çalışıyor gibi...Karnı doyunca uzunca bir süre hıçkırık sonra üstüste gelen iki hapşırık :)

İstanbul daki ikinci gün Tuba yla görüştük. Tuba kamu yönetimi okuyup iki yıl bir bankada uzman yardımcılığı yapıp bunlar bana göre değil deyip şu an tıp okuyan öğrenci :S Stajyer anne balkabağına dönmeden eve gel Ece seni özler diyor... Tuba yla Mihrabat Korusuna gidiyoruz insana huzur veren bir manzara. Boğaz, hanımeli ve iğde kokuları (laleler gitmişler çoktan ama) herhalde tek başına günler aylar geçirilebilecek bir yer saatlerce otur dinlen kendini dinle... Koyu güzel bir sohbetin ardından Beykoz da akrabalarım var sıkılmazsan beş dakika uğrayalım dedi. Gittik tek katlı bahçeli bir evde yaşayan abi kardeş iki sevimli ihtiyar. Mücella Teyze sürekli bir şeyler taşıdı mutfağından balkona çilekler için ayrı şeker tabakları erikler için ayrı tuz tabakları :) ve çok sevdiğim pancar turşusu yeni yapmış ben sevip yeyince çocuk gibi mutlu oldu renkli renki süper şallar verdi biz üşüyünce sanki beni uzun süredir tanıyomuş gibi sardı sarmaladı yine gel dedi çok sevdim bizim 5 dakika oldu 2,5- 3 saat ben severim yaşlı insanların anlattıklarını masal anlatırlarmış gibi dinlerim tatlı tatlı sızlanmadan anlatılan hastalık hikayelerini (o da var bu da var en son bu da çıktı bende Allah sağlık versin herkese) ya da gençlik anılarını bu arada ben balkabağına çoktan dönüşmüştüm :D Pazar günü gece 01:30 da otobüsüm kalkıyor Ece uyumamış yine belli ki beni uğurlamak istiyor saçlarını öpüp kokusunu içime çekip ayrılıyorum özledim bile bebekler bağımlılık yapıyormuş :)

25 Nisan 2009 Cumartesi

GECE

Bu aralar kendime acıyorum biliyorum bunu yapmamam gerekiyor bu kendimi daha da güçsüz hissetmeme neden oluyor. Göründüğüm kadar güçlü değilim hiç bir zaman olamadım. Çarşamba günü Fethiye ye gidiyoruz keşke diyorum bu akşamdan bavulları toplayıp gidebilsem... Uzaklaşmaya ihtiyacım var her şeyden ve herkesten. Yine o büyük haksızlığı yapıyorum ona ve kendime... Kendime acıyorum ona kızıyorum. Ne zaman kötü bir şey olsa o olsaydı, yanımda dursaydı bunların hiç biri olmayacaktı diyorum sanki onun varlığıyla mutlak mutluluk olacakmış gibi... Yine puzzle yapıyorum Özcan Abinin fi tarihinde aldığı bir puzzle daha şimdiden tam ortasında kayıp bir parçası var. Bir de tüm kızlar gibi alışveriş yapıyorum saçlarımı boyatmak kestirmek ya da uzatmak istiyorum aslında böyle değildim ben alışverişten nefret ederdim annem alırdı ne alırsa garip bir tılsımı var bu alışverişin tüm paranı harcıyorsun bazen paran yokken bile harcıyorsun ve üstüne mutlu oluyorsun... Neyse böyle işte bu aralar üzgünüm, kırgınım herkese, boğazımda minik bir düğüm içimde de beton bir taş var gibi... Terkedilmiş aldatılmış, bir buz parçası gibi dağılmış eriyormuş, anlatamıyormuş ve anlaşılmıyormuş gibiyim. İç sesim hiç susmuyor uzun uzun yazasım kilometrelerce koşasım, yorgunluktan bitkin düşüp hem serin hem sıcak bir yerde dinlenesim ve bu melankoliklikten uzunca bir süre kurtulasım var Geçer herhalde yakında...

20 Nisan 2009 Pazartesi

o kadar da yalnız değil mişim

O kadar da yalnız değilmişim... hala çat kapı ben geldim diye gidebileceğim dostlarım var :) Dün onlardan birindeydim. Dost evine dönmüş. Tüm ev halkı uyuyordu kapıyı çaldığımda bi güzel herkesi uyandırdım :) Çimler biçilerken, tavuklar ve horoz gezinirken, köpekler uyuklarken ve minik pamuk nerede geziyor bilinmezken salonun kocaman pencerelerinden dışarıyı izleyip çay içip sohbetin dibine vurup saatlerce oturduk. Keşke Pink hep burda olsa diye içimden geçirdim ama bi şeyleri özlemek de güzeldi. Araya zaman ya da kilometreler girse de sanki hiç bir şey değişmemiş gibi daha dün görüşmüşüz gibi sohbetin kaldığı yerden devam etmesi mükemmeldi. Ne konuştuk? Benim her ne kadar sonuna yaklaşmış olsam da mütemadiyen devam eden diyet ve spor hikayelerim, hiç bi zaman bitmeyen bitmeyecek konu ödemeler, çekler, senetler, babamın arabamı 3 dakika da satması ve ertesi gün vazgeçmesi, uzaklarda tek başına duran bi ağacın yalnızlık çekip çekmediği, onun yanına bir ağaç daha dikilmesinin gerekip gerekmediği, tanıdıklardan haberler son gelişmeler, dans geleceğimin kırılma noktasında duruyor olması, pink ten özel haberler, bahçeye dikilen meyve ağaçları, her türlü meyvenin olup da çileğin olmayışı ve bir gün önce itibariyle artık çileklerin de oluşu, horozun tavuklar dahil herkese efelenmesi, çim biçme makinesinin çok çabuk doluyor olması, bebek isimleri, en çok konulan isimler, Ankara daki ve küçük şehirdeki komşular, yardımcılar, temizlik, titizlik, benim arayıp bulamadığım diş ipi şeklinde kürdanlar, Meral Teyzemin mutfakta duran son resmi gerçekten mükemmeldi bi de aklıma geldi o resimden çok iyi puzzle olur ve ben de resim kursuna gitmek istiyorum...boşananlar evlenenler doğanlar evlenecek olanlar aaa bu arada bizim Nilüfer i söylemeyi unutmuşum nişanlanacak yakında sevgilisi zırt pırt çiçek gönderiyor ve bu benim sinirlerimi bozuyor bu aralar..., verilen siparişler, çalan telefonlar ve çalınan altınlar, benim yalnızlığım ve bana öğütler :)

"seni seviyorum haloşum,seninle işten kaytarıp(şşşşt özcan abi duymasın) tadımda çay içmeyi seviyorum,ya da bizim ofisteki cafede(!) kahve içmeyi seviyorum.internetten faturalarını ödeyip oturmak için daha fazla zaman kazanmayı seviyorum.iş çıkışı tunalıda gezmeyi seviyorum.Beni küçük şehre çiçek olarak dikince napacuz bilemeyan" Belki artık iş çıkışı tunalı da gezemiyoruz ya da işten kaytarıp kahve molaları da veremiyoruz ama bence biz bir şekilde buruşana kadar hatta bumburuşuk olduğumuzda dahi bir şekilde bir yerlerde kahve içiyor (dişlerimiz takma olsa da ya da kahve belki çoktan yasaklanmış olsa da), alışveriş yapıyor (belki şimdi ki kadar hızlı olmaz yavaş yavaş geziyor olabiliriz), anlatıyor ve dinliyor olacağız. Ben de seni çok seviyorum arkadaşım umarım hep mutlu, sağlıklı, huzurlu ve benim yanımda olursun :)