31 Temmuz 2009 Cuma

vayyy be

Ben neymişim neden her şeyden çabuk sıkıldığım gibi yazmaktan da sıkılmamışım... her şeyden ve herkesten sıkılabilirken insan neden yazmaktan ve okumaktan hiç sıkılmaz acaba? Az önce hesapladım 16 yıldır yazıyorum sımsıkı bantladığım kolilerin içinde 16 belki daha fazla defter biriktirmişim. Aslında kimseler yokken tam da zamanı eski defterleri karıştırmanın ama bir dağılırsam yakın zamanda toplanamam en güzeli onları orada bırakmak ve yenilerini üretmek. Yazma olayım hazırlıkta türkçe öğretmeninin günlük tutmayı; ödev vermesiyle başladı. Ona teşekkür etmem gerek çünkü sıkıldığımda, üzüldüğümde; kızgınlıklarımda, mutluluklarımda ve daha çok kırgınlıklarım da 16 yılda beni hayata bağlayan ne varsa yazdım hep yazdım hep geceleri yazdım hala yazıyorum...Düşündüm de öncesi vardı galiba... Eski oturduğumuz binada Tuşba adında bir kedicik vardı. Kedicik dediğime bakmayın dokunamam bile. Evcil hayvan olarak balıklarımız ve açık pencereden içeri giren bir muhabbet kuşumuz vardı. Konuşturana kadar canımız çıktı bir kuşun canım diyebilmesi o zamanlar büyük olaydı. Sonra balıklarımız oldu biz nasıl besleyeceğimizi öğrenene kadar hiç balık kalmadı. Aaaa ne güzel yiyor deyip bütün o renkli şeker gibi şeyleri suya atınca balık bu anlamıyormuş işte doyduğunu çatlayıverdiler, yeni gelenleri çatlatmayalım derken açlıktan öldürdük. Son minik beyaz balık da bizim evdeki Elmyra nin elinden kurtulamadı. Elmyra balığı suyundan çıkaydım kuyyurundan tuttum salladım salladım attım dedi ve evcil hayvan dönemini kapattık. (Tamam okuyan bilir bir de renkli civcivimiz vardı o hep civciv kaldı en iyisi bunu anlatmayayım.) Efe köpek istiyor ama herkes aynı anda hayıııırrrrr diye bağırırıyor hal böyleyken bu zaman alacağız çocuğum yok şehir dışından gelecek, hayır yeni bir eve taşındığımızda olacak diyerek çocuğu kandırıyoruz ve yakın bir zamanda da olacak gibi görünmeyen köpeğimize Efe istiyor diye tasma alıyoruz renk renk... Ben nereden geldim buraya... Tuşba ya geri dönelim. Tuşba adına zarflar gelirdi posta kutusuna eminim aşı zamanı, bakım zamanı ya da mama reklamıydı gelen ama bizi (Esin im ve beni- gerçi o zamanlar Özge ydi o benim için hayattaki en eski ama eskimeyen arkadaşım) sinir etmeye yetiyordu kediye bile bir zarf var şu posta kutusunda neden bize yok derken mektup arkadaşları bulmaya ve her yılbaşı her bayram kart atmaya başladım. Bu böyle devam etti zamanın birinde otelin birinde üç beş gün tanıdığım biriyle yıllarca mektuplaştım. Üniversite zamanı koptuk nerededir bilmiyorum gerçi bendeki adresine bir mektup yazsam gider mi onun eline geçer mi ben de bu şans varken gider. Ayşegül, Esra, Tuğba, şimdi yazılarını çok sevmediğim çok tanınmamış bi yazar...Tahmin etmişsinizdir kapalı bir koli de mektuplarım için var. Mektup yazmayı seviyorum. Hala deniyorum sevdiklerime görüşemediklerime forward edilmiş e-postalar atmaktansa bir şeyler yazıp göndermeyi ya da aldığım hediyenin yanına iki satır da olsa yazılmış bir not bırakmayı. Evet ben sözü değil yazıyı seviyorum. Yazmak, yazarak anlatmak her zaman daha güzel gelmiştir. Son mektubu yazan hep ben oldum. Vefalılık olayını abartıyorum bazen galiba. Lise bitmiş herkes bir tarafa dağılmış ilk bir yıl bir şekilde herkesten haberin var sonra azalıyor haberleşmelerin kim nerede ne yapıyor bilmiyorsun cep telefonun suya düşüyor bütün rehberin siliniyor ya da birileri artık oldukları yerde değiller. Zaman oluyor aklına takılıyor acaba ne yapıyor diye liseden gerçekten çok sevdiğin bir arkadaşın Eren. Eren nerede ne yapıyor en son çok fazla istemediği Ziraat Fakültesine gittiğini biliyorsun. Hala numarası olanlara soruyorsun hatta onlarla arada bir, arada bir değilde sene de bir görüşüyorsun Eren yok.... Ofiste canın sıkılırken ve dedektifçilik oynamayı severken o zamanlar, Eren i bulmalıyım diyorsun. Babasının adı gerekli önce eski milletvekili olduğunu biliyorsun onun adını bulmak çok zor olmuyor. Google a soruyorsun cevap veriyor. İşin zor kısmı 118 rehber den Ankara da 32, Kaş da 24 adet kayıt çıkınca başladı sanıyorsun. En iyisi üç- beş numara denemek tutarsa tutar tutmazsa sıkılıp bırakırsın. İlk aradığın numarada Eren karşında. Beni şaşkına çeviren anlardan biriydi... Ziraat Fakültesinden ayrılmış konservatuar bitirmiş her şey güzelleşmiş onun baktığı yerde. Şimdi çok sık olmasa da hala görüşüyoruz hep haberimiz var hayatlarımızdan. Yazdıklarımı okuduğumda konuların hafif dağınık kaldığını gördüm ama yapacak bir şey yok yazdıklarım her ne kadar bantlı bir kutuda olmasa da bu bir günlük... biraz daha dağıtmakta zarar görmüyorum ve salsa dan sonra iki hafta önce tango ya başladım hayatıma yeni bir renk geldi deyip tatile gidiyorum ben bu pazar :)

16 Temmuz 2009 Perşembe

bizim evden nameler

Bilen bilir biz çok kalabalık bir aileyiz, tam 6 kişiyiz evde, bir de misafirimiz hiç eksik olmaz o yüzden koloni halinde yaşıyor olduğumuz doğrudur. Aşti' ye yaptığım günlük, iki günde bir seferler de bu yüzdendir. Ya biri gelir ya biri gider hiç olmazsa kasa kasa elma, şeftali gelir onları almaya uğurlamaya giderim. Bu gönderilenler hiç bir zaman sana sorulmaz hangi saat alım için uygundur diye, onlar iyilik yapıp lütufta bulunurlar sen gecenin 2 si de olsa sabahın 5 i de olsa işin de olsa hasta da olsan hatta kar yağsa araban bozuk da olsa dahi gidip onları almakla görevli yegane insansındır. Otobüsün geliş saatini hep yanlış söylerler ya erkendir beklersin elma gelecek diye ya geç söylemişlerdir otobüs bir sonraki durağı İzmir' e doğru yola koyulmuştur senin kutular içinde ya da otobüsler park halindedirler, şoförlerin fanila ile dolaştıkları gizli dünyasına misafir olmak zorunda kalırsın bunu kimse bilmez. Sen taşıyamazsın gönderilenleri mutlaka bir taşıyıcı tutarsın onlar da sağ olsun yük ağırdı ben 10 dedim ama sen 15 tl ver anlaşalım derler her seferinde. Senin aldığın elma otopark parası, taşıyıcı parası çektiğin eziyet eklenince baya bir pahalıya mal olur bunu da kimse bilmez. Ha bu arada bir de bu gelenlerin dağıtım işi de sana aittir. Bir kasa halanlara, bir kasa halanın arkadaşı Tülay Teyze' ye, Eryaman' da oturan babanın kadim dostu Savcı Bey' e, doktorlara, hemşirelere, hemşehrilere diyerek gider... Bir de güya yasak otobüslerin paket alması yasaklar ne zaman tam anlamıyla uygulandı ki! Otobüslerin paket alma yasağının uygulanacağı günü şimdiden bayram olarak ilan ediyorum :) Bu arada mütemadiyen Aşti şoförü olmanın dışında mütemadiyen refakatçi olma görevim de var. Ambulans misali bir gün içinde beş hastaneye gittiğimi bilirim. Gelen misafirlerin gezme, eğlenme, düğün işleri arasında mutlaka bir ameliyat, muayene işi de vardır malum onların bulundukları küçük şehirde hiç doktor yok. Bir de beğenmezler buradaki doktorları Amasya da gitseler doktor bir poşet ilaç yazarmış buradaki doktorlar ilaç yazmıyormuş!!! Ne ala ne fena... Amcanın garip bir hastalığı vardır hiç bir arabanın yan koltuğuna, arka koltuğuna oturamaz mutlaka direksiyonda olmalıdır. Taksiler, otobüsler buna dahil aksi taktirde bayılıyor... Uçağa bir kere bindi onda da iki adet insidon verip bizimkiler uyuttular da öyle... Neyse bu hastalık üzerine amcamla doktor doktor geziyoruz. Babam bu arada pek inanmıyor galiba bu duruma hadi bir deneyelim (neyi ölçecek acaba kaçıncı km de bayılıyor?) diyerek amcamı yan koltuğa oturtuyor ofisten eve gelene kadar amcam bayıldı! Bu rutin işlerin yanında kardeşini okula götürüp getirmek de var :) 7 yaşında bir kardeşim var benim dünya tatlısı :) Sabahları onunla çıkıp okula gideriz geçen seneye kadar öğleleri de alıp eve götürüyordum. Bizim paşa servise binemez çünkü aslında onun hayali servisle gidip gelmek servisin içini hiç görmemiş çok merak ediyormuş! Bütün bu işlerin yanında benim bir işim var... İşverenim babam. Babamız ataerkillik de  son nokta. Eve geldiğinde elindeki paketleri alırsın sonra odasına gider nedensiz seni çağırır ve pijamalarının yerini göstermeni ister. Yemekten kalktığında salona çayını ister bu arada o çay nedense hiç beğenilmez çay demleyin demez onun bir sıfatı vardır bana güzel bir çay demleyin! Nasılsa bana göre güzel bir çaydı oysa. Yatarken mutfağın önünden geçmesine rağmen kesinlikle kendi suyunu kendi almaz yatak odasından bağırır bana bir su... Bunu Efe bile fark etmiş bir gün sen nasıl bir babasın diyor babanın yüzünü görmelisiniz eyvah ne kabahat işledim. Baba neden öyle dedin oğlum der Efe senden bir bardak su istiyorum onu bile getirmiyorsun!!! Baba olur mu oğlum getiriyorum ya. Efe Hayır sen - kızlar Efe ye bir su diyorsun der. Bu durumda babanın ataerkilliği söner ve oğluna su taşımaya başlar bu evdeki herkesin hoşuna gider. Babayla çalışmanın iyi yanları da var çok kötü yanları da beş yıldır anlayamadım iyi mi yapıyorum kötü mü... Ama sanmayın ki ofiste rahatım çok zor beğenen bir patronum var çalışma saatlerim çok esnek 10-11 de çıktığımı biliyorum. Son olarak bu yazıyı babamın bana yaptığı tehditle kapatıyorum. Ofiste olanları evde anneme anlatıyormuşum tabi anne bu hiç susar mı ve sanki anlarmış gibi neden öyle yapıyorsunuz böyle yapın (araya gireyim benim annem biz haftalarca ihaleye hazırlanıp ihaleyi alamadığımızda üzgün eve dönmüş halimize siz de giriyorsunuz o kadar masraf yapıyorsunuz bir ihale alamıyorsunuz!!!! diyen bir ev hanımı) diyerek babamı sıkıştırıyor. Patron ofise yeni yasak getiriyor ofiste konuşulanları bir daha evde anlattığını duyarsam istifanı yazar gidersin diyor. (Sanki annemin tek haber kaynağı benim!) Üstüne başka bir iş ararsın ve dahası bu krizde iş de bulamazsın diyor. Ben de ararız iş, bulamazsak evde otururuz babamız bakar dedim:) Babanın cevabı ne yapalım imamın kayığına binene kadar bakacağız... Allah sağlıklı, mutlu uzun ömürler versin. 

Aslını unutanlara :)

Bu aralar kafamı en çok karıştıran son zamanlarda kendine hiç güvenmeyen bir arkadaşıma, dostuma gelsin... Tarih neydi hatırlamıyorum zamanın birinde ben zırıl zırıl hiç susmadan ağlarken yanımdakiler bunu umursamazken çıktın karşıma... Sarıldın hiç bir şey demedin sadece geçer bunlar o günden sonra ne ben seni bıraktım ne de sen beni. Okul hayatımız sona erene kadar birlikte çalıştık o saçma sapan keynezyen teorilerine tek şeker ohlin kurallarına iki odalı sevimli bir evde :) Sabah ilk saatlere geç kalıp girmeyen arada bir derse girip son derse hadi çıkalım diye yalvararak bakan hep bendim sen de pek kırmadın beni sayende tavla, batak ve bilimum kağıt oyunlarını öğrendim. Hiç sıkılmadan dinledin benim sürekli başa sardığım o meşhur hikayemi bazen ağlarken bazen sinirlenirken, senin odadaki kanepe de saatlerce oturdum. Çoğu zaman sanki aynaya konuşuyor gibi yaptık sen anlattın ben yorum yapmadan başka bir konu hakkında konuştum ya da ben anlattım sen başka bir konuya döndün. Kimsenin aklına gelmeyen soruların vardı her ne kadar bazen kendimi bilgi yarışmasında gibi hissetsem de bu aralar gerçekten soru sormanı özlüyorum. Son zamanlarda kapattın kendini kabuğuna kırıkları yapıştırmak için belki de bir ses bir hareket olsa kaybolan parçaları bulamam diye korktun hala korkuyosun... Hepimiz zamanla yapıyoruz aynı hatayı kendimizden daha çok güveniyoruz karşımızdakine. O çok güvendiğin sevgili sağlam kaya senden de bir şeyler götürerek yıkılıyor tuzla buz oluyor hiç beklemediğin bir anda... O yıkıntıyı izlerken kendini unuttun, özel ve bir çok insan için çok değerli olduğunu unuttun göremedin... Hep dediğim gibi her şeyden önce sen bana iyi geldiğin için yanındayım ... Senin her probleme bir çözümün her derde bir ilacın mutlaka vardır. Çok kısa zamanda bunların hepsi geçecek bakalım ne kadar kısa bir zaman kendine biraz inan ben çok güçlü olduğunu biliyorum... Şimdi Hale de konuşuyor işte sanki kendi sıkıntıya düştüğünde başarabiliyormuş gibi ama Hale senin kadar kapatmıyor bir gün sana gelip ağlıyor, bir gün arayıp Pink e ağlıyor, bir gün Dilek e gidiyor, bir gün puzzle yapıyor sonra bırakıyor kafasını meşgul eden saçma sapan düşünceleri ve seni çok seviyor :)