31 Ağustos 2009 Pazartesi

diye

Dün personellerimizden biri vefat etti. Henüz 33 yaşında yeni evli... Aslında o kadar yakınken böyle bir haber, nasıl olup da bu kadar uzak kalabiliyor insan. Gündelik sıkıntılarımızla o kadar başbaşa kalıyoruz ki bazen hayatın gerçeklerini kaçırıyor gibiyiz. Dertsiz hayatlarımıza kendi çapımızda aslında değersiz olan dertler katıyoruz. Bir sınav kazanamadığımızda, bir yere gitmek isteyip de gidemediğimizde, beğendiğimiz ayakkabının bir numara büyüğünün ya da küçüğünün olmadığı durumda ya da odamızın rengi istediğimiz açık lila değil de koyu bir lila oldu diye ya da babamız söz verdiği araba alma işini biraz uzattı diye ya da tartı da 1 kg fazla çıktık diye üzülmüyor muyuz ya da sırf bizim gibi düşünmüyor diye diğerlerine ya da bizim gibi sevemiyor diye karşımızdakine takılmıyor muyuz... O kadar büyük ya da bir o kadar sıradan planlarımız var ki gerçekleşmediğinde dünyanın sonu geldi sandığımız... Bugün bir bankanın genel müdürlüğünden aradılar kredi kartı başvurusunda bulunan bir personelle ilgili. Hakkında bilgi almak istedikleri vefat eden personeldi duvara çarpmak böyleydi. Bir insan hayata dair bir şey yapıyor ama şimdi yok onun bu planıyla o yokken sen karşılaşıyorsun... Belki de böyledir yaşamanın kuralı. Koşarsın hep bir şeylerin peşinden, yapmak istediklerin, beklentilerin, umutların hiç azalmaz. Bu gündelik hüzünler, telaşlar, sıkıntılar ya da mutluluklar olmazsa yaşadığını nereden anlayacaksın ki! Bu aralar tabi unutup gündelik hayatıma ne kadar sürede döneceğim belli olmaz ama rahat olmak istiyorum rahat olmayı diliyorum her konuda ve hepimize mutlu günler, huzurlu yıllar diliyorum :)

29 Ağustos 2009 Cumartesi

(u)mutlu :)

Son bir kaç gündür ofisteki krizi saymazsak her şey yolunda. Umutlu ve mutluyum :) Bu gerçek bir mutluluk mu geçici mi henüz kestiremiyorum ama bu aralar ayaklarım yerden kesik :) Yarın da bu mutluluğun üzerine canım arkadaşımla alışverişe gidip biraz da suni mutluluk katacağız :) Aslında bence suni mutluluk değil ya adı öyle kalmış bu konu üzerine uzun uzun yazacağımdır. Basketbol maçı izlemeye gittik. Milli Takımımız ve Almanya. İçeri girerken kırmızı beyaz fular aldık hepimiz birimiz hariç. O atkı almayı tercih etti. Aldığı atkının bir tarafı Gaziantepspora aitmiş :) Yenildik ama yine de çok eğlenceliydi, önümüzde oturan borazan çalan amca da ayrı bir renkti hani... Ben basketbol maçı izlemeyi unutmuşum. Elmayra yıllarca basketbol oynadı. İlkokul üçte başlayınca haliyle uzun bir zaman da onun ve o basketbol topunun peşinden koştuk. Güzeldi o zamanlar her haftasonu maça giderdik. Sporcu dediğin disiplinli olur, sorumluluk duygusu üst düzeydedir derler. Nerdeee bizim sporcu da sorumsuzluk hat safhada gerçi kızamıyorum ona, onu bu hale biz getirdik. Antremana gider spor ayakkabılarını unutmuş peşinden koşup götürürsün. Maça gider bir telefon abla biz beyaz forma giyecekmişiz ben kırmızı getirmişim maç başlıyor elinde beyaz formalar düşersin yollara... Abla ben bir kafa yedim (sanki boks yapıyorlar) elmacık kemiğim çatladı haydiii hastaneye. Evin içinde yoğun bir bengay kokusu. Son yıl öss ye girilecek Elmayra turnuva turnuva geziyor... Ertesi gün sınavı var kitabı okulda gece bir yarısı okulu açtırıp kitap alan sensin :) Puanlar açıklanmış Elmayra nerede Kuşadasında tatilde... Dersanelerle konuşup ne tercih edelim diye koşan yine sen. Kardeşim bunlar bunlar oluyor buraları yazabiliriz ablaaa neden hukuk olmuyor? diye soran o :) aaa neden olmuyor ki!!! Elmayra öss ye girdiği gün basketbolu bırakır. Yeni hobimiz kurlardan kalsak da yan flüt çalmak. Yüklü bir ücret dahilinde bir flütümüz olur. (Aç parantez flüt alıcam :) bilen güler). Şimdi nerede kitaplığımızın tozlu raflarında. Kitaplık deyince aklıma geldi. Evde ufak çapta bir tadilat var annem eşyaların yerlerini değiştirip yenilerini alıyor. Uzun zamandır Efe yle odamı paylaşıyorum. Artık durumlar değişti Efe odasını benimle paylaşıyor. Annem benim olan tüm eşyaları atıp bana da yapacağını yapıp çilek mobilya dan ferrarili yatak odası takımı alıyor. Anlatırken odaya bunları alıp şunları atacağım diye, Hale nin yatağı kalacak ama diyor. Eh yatağımı da atsaydın bari. Beni gözden çıkardılar. Yeni odanın minicik bir kitaplığı var. Duvardan duvara bir kitaplığım olsa ne güzel olur. Kitaplarım annemin baş düşmanı onları mümkün olduğu kadar uzağa kaldırmak hatta bir kütüphaneye bağışlamak istiyor. Hala direniyorum bakalım ne kadar dayanabileceğim.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

yazmak iyidir

Son üç gündür ofiste bir şarkı geziniyor. Yeni çalışmaya başladığımız şirketin (bu aralar maşallahımız var bir haftada iki sözleşme imzaladık.) insan kaynakları müdürü Feride Hanım la yaptığımız sık telefon görüşmeleri sonunda ortaya çıktı. Hal böyleyken bizim ağzımızda da eski Türk sinemasından kalan Emel Sayın nın söylediği şarkı Feride Feride... Eski Türk filmlerini yüzüncü kezde olsa izlemeyi seviyorum. Günümüzde dahil pişirilip pişilip önümüze sunulan zengin erkek fakir kız ya da tam tersi hikayeleri seviyorum. Günümüzdekileri sevmiyorum da eskileri seviyorum. Bir anda trajik bir kaza sonucu kör olan Türkan Şoray ın aynı şekilde başka bir arabanın çarpmasıyla gözlerinin açılmasını ya da tutmayan ayaklarının tutmasını seviyorum. Ya da gözler bantlı bir hastane odasında bantlar açıldıktan sonra görüyorum görüyorum ya da duyuyorum çığlıklarını seviyorum. Hülya Koçyiğit' in yana doğru yatan koşuşunu, bir gecede saçların bembeyaz olmasını, Hulusi Kentmen' nin babacan duruşunu, filmin başında ayrılıp bedbaht, hastalık dolu özellikle verem ya da alkolik olarak yıllar geçirip yaşlandıklarında kavuşmalarını ya da kavuşamamalarını ve mutlu sonların seyirciye verilmiş yanak yanağa bir pozdan ibaret olmasını da seviyorum... Kezban Serisini ya da Hababam Sınıfını defalarca izledim. Ben böyle yazınca içinize televizyonkolik olarak düşmeyeyim. Neredeyse hiç televizyon izlemem. Ne magazin programlarından haberim vardır, ne yeni çıkan dizilerden, ne yeni çıkan yarışmalardan, ne de kliplerden... Pazar günü veya tatil farketmez kurulmuş gibi erken kalktığımdan sabahları denk gelirsem izlerim bu yeşilçam filmlerini. Çizgi film izler gibi :)

18 Ağustos 2009 Salı

canım sıkılıyor

Bugün canım sıkılıyor. Ofis son bir ayın yoğunluğunun üzerine sessizliğe gömüldü. Arayan yok, bir şeyler isteyen yok, gelen giden yok, kargo getiren Erkan bile gelmedi bugün... Aslında yapsan yapacak iş var da benim içimden hiç gelmiyor. Gerçekte ben bu havaları sevmiyorum galiba. Sonbahar benim mevsimim. Ofisin arka tarafındaki elçiliğin bahçesinde bulunan şimdi yemyeşil olan o büyük ağacın tüm yapraklarının kırmızı, turuncu, sarı olmasını izlemek çok keyifli... Cinnah dan aşağı yürürken dökülen sarı yapraklara bastığımda çıkan sesleri de çok seviyorum. Kışı da seviyorum kar yağsa her yer beyazlasa salonun tüm perdelerini açıp, ışıkları kapatıp camın kenarında elimde sıcak bir şeyler uzunca bir süre otursam. Ya da Efe yle dışarıda kardan adam yapsak ne zamandır o kadar kar yağmadı ama belki bu kez olur. Efe yi özledim... Kendi çocuğum olsa bu kadar sevemem galiba. Gerçi dışarıdan bakan herkes yaş farkının fazla olmasından dolayı beni annesi sanıyor ama... Bir gece hastanedeyiz kardeşlerden biri ayağını incitiyor annem onunla ilgilenirken Efe bana kalıyor. Doktorlardan biri Efe yi sevip boyu kaç yaşı kaç diye soruyor. Ben söylüyorum uzunmuş baya kim uzun babası mı diyor? Ben de yok babam o kadar uzun değildir diyorum bunun üzerine doktor ben çocuğun babasını soruyorum der!!! Ya da Efe yi almaya gittiğimde bütün arkadaşları Efeee annen geldi diye bağırıyor... Neyse ki Efe nin arkadaşlarıyla gittiğimiz tatilde artık onlar da kabullendi ablası olduğumu:) Efe babamın Fransızca hayranlığı nedeniyle 4 yıldır bir Fransız okuluna gidiyor. Fransızca bilen olmadığı için evde tüm konulara Fransız kalıyorsun. İlk başlarda çok eleştirdim bu Fransız okulu konusunu ama şimdilerde o kadar da yadırgamıyorum alıştım ve hatta sevmeye başladım. Bir ara denedim öğrenebilir miyim diye ama zor gerçekten bu yaşta öğrenilebilecek gibi değil. Kompliman seven bir kardeşim var. Bir kere her şeye teşekkür ediyor ve bu seni ve etrafındakileri şaşırtıyor. Beni giydirdiğin için teşekkür ederim. Ayakkabımı bağladığın için teşekkür ederim. Bugün hayatımda geçirdiğim en güzel gün. Senin gibi bir ablam olduğu için teşekkür ederim. Seni sevmek mükemmel bir şey bunu biliyor musun dediğinde onun istediği hangi şeyi yapmazsın ki. Soru sorma devri bitmedi daha. Cevapları da öyle bir çırpıda veremiyorsun. Şimdiye kadar sorduğu sorulardan örnekler vereyim. Soru 1: Neden iki tane gözümüz var? Her yeri daha iyi görebilmek için. Bir eliyle gözünü kapatıp ama ben böyle de her yeri görebiliyorum. Soru 2: Matematik ne demek? Eline bir hesap makinesi alıp bu matematik mi? Matematik ne demek nasıl anlatılır ki sonunda matematik bir ders deyip sorudan kaçıyorsun. Soru 3: Asansörlerde neden ayna olur? Soru 4: Neden yürürken elimizi de sallıyoruz? Soru 5: Neden geceleri ay yusyuvarlak oluyor da sabahları yarısı yenmiş gibi oluyor? Soru 6: Bir gün amuda kalkıyor. Bende hiç düşünmeden öylesine hani hep derler ya kafana kan toplanır yapma öyle dedim. Zaten beynimizde kan yok mu deyip doğruldu sonra şimdi kanlar aşağıya mı iniyor!!! Son soru: Efe evrim teorisini merak ediyor. Bizim atalarımız maymun mu? teori ne demek? Hala canım sıkılıyor şimdi bir yağmur yağsa da toprak koksa...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

ismimi seviyorum

İsmimi ve anlamını seviyorum. Keşke bir de öz Türkçe olsaydı daha çok sevecektim. Ayın etrafındaki ışıklı halka :) Gerçi bazıları benim ısrarlarıma rağmen ayın etrafında ışıklı bir halka göremediklerini söyleseler de ayın etrafında ışıklı bir halka var ve o hare değil hale... Melek figürlerinin başına koydukları hatta gözbebeğimizi çevreleyen parlak halka da hale:) Esas konu blog isminin nereden geldiği... Çok sevdiğim biri kaset hazırlamıştı ama şarkıların isimleri yazmıyordu. Çok dinledim o kaseti ve buna dayanamadı tabi... Yıllar sonra o kasetten bir şarkı aklıma takıldı ama sadece şarkıda bir kız olduğunu ve adının michelle olduğunu biliyorum. Aramalarım fayda etmedi. Acaba uyduruyor muyum diye düşünmeye başlamıştım. Sonunda sordum evet dedi öyle bir şarkı var hatta şarkıdaki kızın adı ve şarkının adı aynı. Beni şaşırtan cümle "şarkının adı senin adın" dı. Aldığım en büyük hediye galiba. Günün birinde belki okur bu yazdıklarımı tekrar teşekkür ederim o zaman ona hayatımı güzelleştirdiği için. Benim adımın geçtiği bir şarkı var he he çok mutlu oldum. Kıskanırdım hep isimlere yazılan şarkıları. Sözleri de çok güzel dinlemeyenlere tavsiye ederim.

13 Ağustos 2009 Perşembe

biraz üzgün

Varlığıyla hayatımdaki bütün boşlukları dolduran, ne derdim olsa ne sıkıntım olsa yanımda olan ve salsa ya gelmesi için yaptığım tüm ısrarlara rağmen gelmeyen arkadaşım hadi tangoya gidelim dedi. Perşembe akşamları tango zamanı diyerek başladık. Buraya kadarmış bugün de bu iş bize göre değilmiş diyerek dansı bıraktı:( En kötüsü kızamıyorum bile... Benim için birine kızmak, kırılmak, küsmek çok zor... (Bunu başaran biri var gerçi nefretimden korkun tamamen çıktı hayatımdan ama hala dönem dönem zorunlu durumlarda hayatıma girip beni sinirlendirebiliyor.) Kendi içimde küsüp kendi içimde affediyorum. Hatta benim için "hayır" demek bile çok zor. Birine "hayır" desem ki bu çok nadir olur, ya dönüp tamam diyorum ya da yapmadığım için kendimi suçlu hissediyorum. Neyse yapacak bir şey yok, sanırım sıkılmayacak bir eş bulmak çok zor. Hemen sıkılıyorlar. Salsa daki eşim, okulun son zamanlarında geç bulduğum ve iyi ki hayatıma girmiş dediğim nadir insanlardan biri, kabul etmeliyim ona da çok ısrar etmiştim altı ay dayandıktan sonra terk etmişti beni :) Başlangıçta ben de sıkılmıştım hatta ikinci hafta da bıraksam mı diye düşündüğüm olmuştu. Sonraları çok sevdim. Üzgünsem mutlu oldum, sinirliysem sakin oldum terapi etkisi yarattı :) Bakalım yeni bir eş bulana kadar dans hayatımıza bir noktalı virgül koyacağız. Son olarak Pinkerbel imin doğduğu günü tekrar kutlayayım. İyi ki doğmuşsun canım arkadaşım iyi ki varsın :)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

tatil kısa sürdü


Biz her yaz Çeşme ye gideriz. Sanmayın yazlığımız var! Çok uzun zamandır babamın yazlık alma projelerini askıda tutmayı başarabildik çünkü malum akraba eş dost bol... Yazlığımız olursa evde bize kalacak yer olmaz. Annem bu yaz ben değişik bir yer görmek istiyorum diye bastırıyor zaten onlar 20 gündür Kuşadası' nda değişik yer bizim başımızda patlıyor. Akdeniz' e gideceğiz. Gitmeden önce annem soruyor baban gelmiyor mu o gelmezse biz de gitmeyiz ben onunla tatil yapmak istiyorum neden gelmiyor hep böyle yapıyor! Sanki gelse çok mutlu tatil yapacaklar iki gün sonra saçma, sudan bir sebep yüzünden tartışıp küsecekler huzur kalmayacak. Antalya da yaşayan uzak bir akraba tam size göre bir yer deyip bir yer ayarlıyor ki sormayın hiç. Yazacaklarım daha önce gidip de sevenlerin hoşuna gitmeyebilir. Umutsuz bir şekilde pazar gecesinden otobüse biniyoruz kardeşim ve ben. Annemler de pazartesi sabah uçakla gelecekler onlarınki de yolculuk mu derken bizim bulunduğumuz koya gelmeleri öğleden sonrayı buluyor. İlk şoku hiç susmayan ağustos böcekleri yaratıyor. Sonra havuz yok. Bizimle ilgilenen kız hemen bir çözüm üreterek komşu otelin havuzunu (küvet desek daha doğru olur) kullanabilirsiniz diyor. Sahil de müzik yok. Saat 21 de hayat duruyor sanki herkes bungalov evlerine çekiliyor. Zaten geç saatte evine dönmek zorunda kalırsan ağustos böceklerinin, kurbağaların, kirpilerin, uçan adını bile bilmediğin böceklerin eşliğinde gardını yanına alarak titrek adımlarla hatta bir el feneriyle yolunu bulamayıp hep yan bungalova girmeye çalışabilirsin :) bunu ben hep yaptım nedense 306 yerine denediğim ilk kapı 304. Gece yapacak bir şey olmayınca kardeşinin sana verdiği ilginç kitabı okumaya başlarsın gözün yerde bir şeye takılır aman o da ne örümceğe benziyor ama senin hayal gücün için fazla büyük. Panikle anneni ararsın aklına çantanda bulunan sinek, kene böcek ilacı gelmez hiç. Annen temkinli beni değil resepsiyonu arayın der. Gece yarısı elinde bir havluyla bir abi gelir. Bu arada ben abi diyorum annem amca diyor. Annem yaşlandığını kabullenmek istemiyor galiba. Büyük bir başarıyla örümcek odadan çıkarılıyor karşı bungalova kurbağa girmiş o bungalovda olmadığın için haline şükrediyorsun. Neyse bu değişik tatilde böyle deyip kabullenip Ankara' ya daha erken dönebilmek için gün sayıyorsun. Hep kötü anlattım biraz da güzelliklerinden bahsedeyim deniz uzak olmasına rağmen çok güzel, temiz sen sürekli uyumak istiyorsun ama annenle tatilde olduğunu unutmamalısın çünkü sürekli ağzında tek bir cümle uyumaya mı geldik hadi denize girelim. Hadi girelim :) Sonra her ne kadar evine başka canlılarda girse bungalov evin çok güzel ilerde yaşlandığında buruşuk buruşuk eşini alıp 2-3 aylığına bir bungalov ayarlayıp yaşayabilirsin orada hatta bir de bisiklet alırsın çünkü malum deniz uzak yaşlıyken yürümek daha zor olabilir yaşlıyken bisiklete binmek nasıl olur bilmiyorum. Benim dedem slow motion tabirine hakkını veriyor ama bence bunu gücü olmadığından değil de keyfinden yapıyor sanki o karşıdan karşıya geçerken günler aylar hatta mevsimler değişiyor sanki... Şimdi aklıma bir film geldi Nottinghill. Bu filmde en beğendiğim sahne o muhteşem şarkıyla Hugh Grant' ın pazar yerinden yürüdükçe mevsimlerin geçişi... Konuya dönelim sabah kahvaltılarında verdikleri nar reçeline bayıldık döndüğümüz gün kavanoz kavanoz eve de getirdik. Efe' ye göre her yer bayram yeri gibi. Hayatından çok memnun sürekli denize, komşu otelin küvetine girip duruyor. Bu arada bir bronzlaşmış ki abla çikolata gibi olmuşum di mi diye soruyor. Kesinlikle bitter çikolata gibi olmuşsun diyorum. Annemin okuduğu kitap üzerine Efe abla biliyor musun ben Mars tan gelmişim sen Venüs ten diyor sürekli :) Pazartesi başlayan tatilimiz Cuma sabahı alınan otobüs biletleriyle son bulacak eee daha fazla görülecek bir şey kalmadı bizim küçük koyda. Ömrümüzün en uzun yolculuğuydu galiba 8 saat yerine 11,5 saat sürdü. Geçtiği her şehirde mola veren ve yolcu değiştiren bir otobüse denk gelmişiz bunun üzerine yol tadilatı nedeniyle 45 dakika da köy yollarından gitmenin cezasını çektik. Son olarak Afyon da annenin komşularına verilmek üzere aldırdığı çifte kavrulmuş lokumlar yüzünden hain bir arı parmağını sokar. Kalan yol sızlayarak ve parmağının davul gibi şişmesini izleyerek geçer. Cumartesi ofise döndüm. Ben yokken ofis tam bir kaos yaşamış hala da devam ediyor...