30 Ocak 2010 Cumartesi

sinema :)



Salı günlerini sinema günü ilan edip iki haftadır her salı yeni bir film izliyoruz. Filmleri Ayşe seçiyor bu haftaki film seçimi bana ait olacak çünkü iki filmi de beğenmedim. İlki Sherlock Holmes. Çocukluğumda okurdum Sherlock Holmes Hikayelerini merakla ve heyacanla gittim. İngiltere havasını fazla abartılı buldum öyle ki izlediğim filmin korsan olma ihtimalini bile düşündürdü, anlamayanlar olabilir diye bol bol açıklamalar içeriyor (hani yanlış anlaşılmasın çok zekiyim ben hepsini anladım demiyorum ama açıklamalar abartılı olmuş) ve ikincisinin çekileceğinin sinyalini dizi modunda bu kadar açık vermeleri de çok hoş olmamış. İkinci film Ejder Kapanı. Film fragmanını bile izlemeden gittim. Dexter izleyen var mıdır bilmiyorum ama benim bir kaç bölüm izlemişliğim var. Bu da filmin senaryosunun nereden geldiğini anlatıyor. Zaten kanlı, cesetli, işkenceli filmleri de pek sevmem. Duygusallığın olmadığı film, film olmaz deyip Matrix in sonuna bir öpüşme sahnesi konulabiliyorsa bu filme de konulur :) Filmde uçma sahnesinden de önce en gereksiz bulduğum sahne... Her şeye rağmen sinemaya gidip o yoğun patlamış mısır kokusuna inat film izlemeyi seviyorum. Bu arada bir de evde film izledim. Sandra Bullock u çok seviyorum. İzlemediğim filmi kalmamıştır diye düşünüyordum bir tane varmış. Proposal. Gerçekten eğlenerek izledim filmi. Eh buradan sevdiğim film tarzı da ortaya çıkmıştır. Ama dedim ya film ayırmam Recep İvedik ve türevleri hariç tüm filmleri izleyebilirim.

28 Ocak 2010 Perşembe

gökyüzünden konfeti yağıyor :)


Eskiden kar yağmasını okullar tatil olsun diye isterdim. Şimdilerde öyle bir faydası olmuyor hatta gelmek zorunda olduğum iş gelişlerini daha zahmetli hale getiriyor ama yine de çok seviyorum. Ofis ve ev birbirlerine yakın olduğundan yolun büyük bir kısmını yürüdüm. Bizim sokak trafikten felç olmuş. Her ne kadar ofistekiler karda arabayla gelmeyi profesyonellik olarak adlandırsa da arabasız geldiğime tekrar tekrar sevindim :) Bizim asistan her zamanki gibi geç geldi. Ehhh bu kez kar var haklı sebebi. Yaklaşık dört yıldır bizimle çalışıyor toplasan 2-3 ayı geçmez zamanında geldiği. Her güne de bir bahanesi vardır. Onun otobüs, dolmuş maceralarını uzun uzun, anı anına anlatmasından sıkıldığımdan sormuyorum artık neden geç geldiğini. Arada sırada o başlıyor anlatmaya geç geldim ama uyuya kaldım sanmayın bizim otobüsü korsanlar kaçırdıya varan hikayelerini... Bir de sürekli hastadır. Özcan Abi bu kızı alanın hastanesinin olması şart, 365 günün 65 günü sağlam geri kalan günler hasta diyor. Nilüfer in gaflarından örnekler vereyim. Bir telefon bağlıyor:
- Hale Hanım sizi SANDAL Hanım diye biri arıyor
- Yok canım öyle isim olur mu?
- Valla ben de anlamadım ama SANDAL diyor iki kez sordum.
Arayan Handan Hanım dır.
Ya da biz ziyarete gelen makine firmalarını mühendisler olmayınca broşürlerini alıp geri göndeririz.
Kapı çalar Nilüfer ŞİNASİ MAK dan geliyorlarmış ne yapayım.
- O de ne ya aman neyse al broşürünü gönder
Gelenin broşürü falan yoktur çünkü o Finansbank tan gelir :)
- Nilüfer kombi kaçta yanıyor?
-6 da düşüreyim mi?
- Eh daha fazla üşümemizi istiyorsan düşür bakalım diyoruz ve gerçekten daha çok üşümeye başlıyoruz 3 e almış çünkü :)
Bu aralar nişanlı ve mutlu ve daha fazla Leyla. Kargolar yanlış adreslere, fakslar yanlış numaralara...
Kar tekrar başladı akşam kuzenlerle evin önündeki parkta kartopu oynamayı planlıyorum umarım kabul edilir bu isteğim :)

26 Ocak 2010 Salı

duvar

Ben çiçeklerden fazla anlamam. Gülleri fazla güzel, narin göründükleri için sevmem. Adı adıma benzediğinden favorim laleler ve çok güzel koktukları için nergisler. Ama onlar da her mevsim olmuyorlar malisef. Neyse sevgili kardeşim, benim o kadar bana niye çiçek gelmiyorrr yazımın üzerine çiçek göndermiş ofise doğumgünümde. Cam bir vazoda beyaz yeşil yapraklı bir çiçek. Arayıp teşekkür ediyorum ve sormayı da unutmuyorum kardeşim biliyor musun bu gelen çiçeğin adı ne? Sessizce ve çiçekten anlamayan birine çiçek gönderdiğine pişman olmuş gibi onlar orkide :) Evet ben biliyordum zaten bu çiçeği! ve çok sevdim. Neyse, Ekim sonuna kadar yaşadı orkidem. Bir kaç haftadır tekrar açmaya çalışıyorlar bir kaç tane tomurcuk var yeniden açmalarını bekliyorum sabırsızlıkla. Özcan Abi de bayıldı bu duruma eşine bir kere çiçek alıp bütün yıl almamayı düşünüyor :)
Benim duvarlarım yok sanıyordum ama göremediğim bir inşaat alanı varmış içimde. Yeni yeni duvarlar örmeye başlamışım sessizce. Sanki biriktirmişim de tek tek taşları şimdilerde üstüste koyuyormuşum gibi. Keskin çizgileri, girilmez kapıları olanlardan olmadım da korktum hep bir şeylerden. Yeni yeni büyüyorum ve anlıyorum korkularımı çoğu zaman da kendimin abarttığımı... Şimdi toplumun duvarlarından bahseden bir kitap okumaya başladım. Leyla Navaro- İki Boy Ufak Pabuç. Aslında blog yazanlardan aldığım bir öneriydi Leyla Navaro. Tavsiye edilen bu kitap değildi de kitap arkasını okuyunca büyük bir merak uyandırdı. Kitap arkası diyor ki...
... ve Külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün Prens, ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları, Prens tarafından beğenilmek için, ayaklarını daha ufak hale getirme çabasına giriştiler.
İşte o gün bu gündür kadınlar, ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin " Prensesi" olacaklarını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamalarının sebeplerini sürekli kendi eksikliklerinde arayarak... ve "Pabuç" un ne denli geçerli olduğunu hiç sorgulamadan...
Erkekler ise ellerindeki " ayakkabıya" (veya düşlerindeki kalıba) "ayağını" (kendini) sıkıştıracak kadını arar; "ayağı sıkışmış" bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup, mutlu edebileceğini bile sorgulamadan...
Ve birlikte yalınayak yaşayabilmenin özgür keyfinden habersizce...

22 Ocak 2010 Cuma

kahve evi


Sevgili Blog,

Bu hitabı sevdim ben böyle yazmaya devam edeyim. Lise zamanımdan Kızılay da çok sevdiğim hatta belki de tek bildiğim Kahve evim kapanmış simit sarayı olmuş. Okul bittikten sonra da tek başıma da olsa ara ara uğradım kahve evime, herkese ve her şeye olduğu gibi mekanlara da bağlılığım tam. İçeri girdiğinizde kahve kokusunun hakimiyetine teslim olurdunuz. Meşrutiyet caddesinde sevimli bir yerdi, esmer toz şekerlerin bulunduğu ahşap evden şekerliklerle oynamayı içinde sondaj yapmayı da severdim. Çok ağlamışlığım ya da çok ağlayan dinlemişliğim var kahve evinde. Garsonları da çok kibardı ağlayana kağıt mendil yetiştirirlerdi hemen (: Belki de cafe açma hayalim ilk orada başladı. Evet günün birinde burası benim olsun ya da böyle bir yerim olsun dediğimi bile hatırlıyorum. Eskiden daha büyük hayallerim daha renkli rüyalarım vardı sanki... Şimdi rüyalarımda çek senet görüyorum onu da hatırlamıyorum da dinleyenler anlatıyor. Geceleri çok konuşurmuşum ben dinleyip dinleyip sabah anlatıyorlar. Ama sorulara cevap vermiyormuşum bu duruma sevindiğimi gizleyemem. Efe de konuşuyor uykusunda ama ne dediğini anlamıyorum, diş gıcırdatıyor ve bu yaşta horluyor... Bunlara rağmen oda arkadaşımdan hiç şikayetçi değilim ama o babam olmadığında annemle uyuyup beni terk ediyor :)
Yarın uyandığımda her yer bembeyaz olacak...

18 Ocak 2010 Pazartesi

eskiler yeniler

Sevgili Blog,

Bugün hava çok güzeldi öyle güzeldi ki saçma bir bahane uydurup dışarı attım kendimi :) Tam benlik bir hava Ankara nın donduran ayazı yok, hafif bir güneş üzerinde mont olmasa bile üşümezsin bu havada. Aylak aylak fazla da uzaklaşmadan dolandım durdum, uzun zamandır bu kadar sorumsuz gezmemiştim sanki, canım hiç ofise dönmek istemedi :)
Geçenlerde kardeşlerle toplanıp şarkılarda yanlış anladığımız sözleri döktük ortaya baya eğlendik. Mesela Bedri Rahmi Eyuboğlu şiirinin birinci kısmından yapılan Karadut şarkısının bizim Ercan Abi ye yazıldığını sanıyormuş Ayşe! Şöyle ki dilim Ercan, bizim Ercaaannnn, dişim Ercannnn... Ya da benim uzunca bir süre Sezen Aksu' nun Hadi Bakalım şarkısında Yerimiz mi dar yoksa yerimiz mi dar "Ne Var" demesini "Nebahaaat" olarak anlamam ve her seferinde nerden çıktı şimdi kim bu Nebaahaat demem!!! Ya da Tut ki karnım acıktı anneme küstüm deki "Tutki" nin bir dadı olarak hayal edilişi ve Sezen Aksu' nun şarkısında Tutki adındaki dadısına seslenişi!!! Bu liste uzun da böyle yazınca o kadar da eğlenceli olmadı bizden dinlemeniz gerek...
Uzunca bir süredir anneme sana araba kullanmasını öğreteceğim diye söz veriyorum. Hadi bir deneyelim diye boş bir pazar yeri bulduk ve annem geçti direksiyonun başına. Annemin pratikte çok şeye ihtiyacı olduğunu biliyordum ama teoride de baya bir şeyler okuması şartmış. Araba kullanma kılavuzu gibi bir şeyler. Neyse anne bu gaz bu fren hadi gaza bas tamam yeter şimdi bir duralım. Eee ama duramıyoruz annem ayağını frene basıp basıp geri çekiyor. Anne bassana diye bass bass bağırıyorum o da basıyorum durmuyor bu araba diye bağırıyor ama onun ayağını pedalın üstünde tutması gerektiğinden bile haberi yok. Bu arada ben hep anne merak etme çabuk öğrenirsin bu otomatik araba yapacağın fazla bir şey yok diyorum. Sonra şimdi vitesi geri alalım dedim. Annem yaaa niye vites değiştiriyorum hani bu araba otomatikti dedi (ses komutuyla çalışan bir araba gerek anneme o bağıracak " GERİ" diye araba da gidecek:) ve ben anneme araba kullanma öğretme işini profesyonellere bıraktım.
İki Pazar dır çalışıyorum hiç sevmedim bu pazar günleri çalışma olayını umarım devamı gelmez. Bazen babam istifa edeyim diye baskı mı uyguluyor diye düşünmüyor değilim. Aaa bu arada babam eve yeni adetler getirmeye başladı. Çok geziyormuşuz ve hiç gezemiyor taklidi yapıyormuşuz!!! Bir ajanda tutacakmış yazacakmış hangi gün eve geldiğimizi hangi gün gelmediğimizi üçümüz için ayrı ayrı liste tutacakmış. Bu arada bu yeni sistem öss yi andırıyor. Şöyle ki 3 şehiriçi gezisi 1 şehirdışı gezisini engeller & 3 aile ziyareti 1 şehiriçi gezisini götürür gibi... Böyle bu aralar dışarı çıkabilmemiz matematiğe bağlandı :)

9 Ocak 2010 Cumartesi

sıkıldım

Son zamanların en büyük toplantısı yapılıyor içeride ve ben çok sıkıldım. Sıkıntıdan yazdığım yorumları kaldırmaya çalıştım ama daha kötü oldu anladım her şeyi silemiyorsun izi kalıyor mutlaka... Keşke yanımda bir kitap bulunsaydı bizim karşı komşunun attığı kitaplardan bahsetmiş miydim bilmiyorum... Bahsetmedim herhalde evlerinde yer olmadığı için koli koli bir dolu kitabı kapının önüne koymuşlar ve kapıcının atmasını bekliyorlar. Yeni çıkan kitaplar bile vardı hepsini aldım bizim ofise Tnt nin bi hizmeti var arıyorsun bir gün belirleyip gelip kapından alıyorlar sonra ihtiyacı olanlara düzenleyip dağıtıyorlar. Neyse kendime ayırdığım orjinal bir Harry Potter kitabı vardı bağışlamadıklarımın içinde... Onu okumaya başladım şimdi aslında sürüklemeye çalışıyor kitap da benim ingilizcem bu aralar süreklenmeye gelmiyor galiba... Evde aile boyu herkesin elinde bir Harry Potter. Efe nin favorisi Sırlar Odası aylardır ilk 50 sayfayı okuyor. Ayşe seriyi tamamladı. Şeker Portakından sonra o tadı başka hiç bir kitapta bulamadım diyerek okuma hayatına ara vermişti Harry Potter dan 7 kitap okuyarak Amerika yı keşfetti :) (Eminim kızacaktır bana :)Ben de Efe gibi uzun süre ilk 50 sayfayı okuyacağım herhalde.

4 Ocak 2010 Pazartesi

(U)mutlu Yıllar =)

Sonunda yazabiliyorum. Özel günleri seviyorum, sevmeyenleri sevmiyorum ama sırf bu bayramlar ve sene sonu sene başı nedeniyle iş telefonumun sürekli çalmasını, günlük işlem hacmimin katı katı artmasını hiç sevmiyorum. Yeni yıl yaklaştığından beri nefes tutarak bir oraya bir buraya yaprak misali savrulan halimiz henüz yere konamadı. Rüzgarla birlikte dalgalanmaya devam ediyoruz...
31 Aralık ta son vergi ödeme şanssızlığını saymazsam bütün işlerim yolunda gitti. Son görevim Efe için özel sipariş ultra flash adında mavi uzaktan kumandalı az gürültülü bir yarış arabası almaktı. Ya o kadar insanın ne işi olur Panora da... Erken saatlerde evinizde oturup annenizin, eşinizin hazırladığı özel yemeklere başlamış olmanız gerekliydi... Zor bela kendimi bir kuaföre attım ki o sırayı beklesem yeni yıla kuaförde girebilirdim. Neyse ki şanslıydım dedim ya tanımadığım bir dolu insan sırasını bana verdi ve 20 dakikada çıkabildim. Babanın bir saat süren yılbaşı konferansını dinledikten sonra Yaşamkent' e doğru yola koyuldum. Canım arkadaşım Yasemin nin evindeydim :) Yeni evine taşınalı daha iki gün olmasına rağmen bizi davet etti ve keyifli bir yılbaşı akşamı geçirdim. Uyumak üzere yola çıktığımda saat dörttü. Kuzenler uyumamış beni bekliyorlar biraz da onlarla takılıp yatağa... Tuttuğum dileği hatırlayamıyorum ama iyi bir şey ve genel bir şeydir herhalde...
31 Aralık iyiydi de ertesi gün biraz kırgın geçti. Çok fena üşütmüşüm ve aldığım milli piyango biletlerine amorti bile çıkmamış şanslı olduğumu düşünmüştüm oysa... Öyle olduğumu düşünmeye devam edeyim bari belki bir işe yarar.
Dün Erenciğimle görüştük. Diyet, spor ve bilumum terk eden erkek arkadaş muhabbeti yapıp hoşça vakit geçirdik.
Son olarak herkesin dileği gerçek olsun diyorum ama bazen de ya dilekler çakışırsa diye de korkmuyor değilim. O zaman da daha çok isteyenin ki gerçek olsun diyorum. Herkese mutlu sağlıklı güzel yıllar.