5 Aralık 2012 Çarşamba

...



Bu ara her şey güzel olacak, geçecek bu günler de diyecek birine ve buna inanmaya ihtiyacım var...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Anadolu Kavağı



Bilen bilir, birilerinin yerine kullanılma durumum devam ediyor... Zaman zaman (yok yok zaman zamandan daha sık) çoğu zaman kendimi kızların abisi, Efe nin annesi, babamın babası, annemin kocası gibi hissetme durumum devam ediyor...

Cumartesi günü İstanbul da bir düğün var. Babam her düğün öncesi bir arıza bir hastalık çıkarıyor ya artık biliyorsunuz... Yine öyle bir arıza durumu var, anneme gitme diyor kendi zaten gitmiyor, Ayşe nin başka bir düğün programı, Elmayra nın sınavı var... Kısa çöp sorgusuz sualsiz elimde kalıyor. Cumartesi gecesi düğüne gidiyorum, o kadar yol gideceğim ben gidersem gelmem, pazar da kalırım ona göre... Anne, babanın aksine bayılır düğünlere, her hafta hatta haftada iki düğüne katılabilme potansiyeli vardır, offff demeden. Cumartesi sabah yola çıkacağım, anne üzgün, hıhhh hiç de istediğim bir yere gidemiyorum, özgür değilim ki ben, en sahtesinden iki damla gözyaşı aktı akacak ama akmıyor gibi de... Baba aaa çok istiyorsan git, ben sana gitme mi dedim? Evet dedin, ama kabul etmez ki uzun uzun anlatır o olursa böyle olur dedim, şu olsa şöyle olur dedim, öyle değil de böyle gidin ama gitme demedim ki ben... doğrudan demedin belki ama dedin biz anladık, unuttuğun bir şey var seni çok iyi tanıyoruz, bazen, ki bu çok sık olmuyor şaşırtsan da bizi içini biliyoruz, ruhunu okuyoruz senin haberin yok... Anne gitse de düğüne, bir kere kısa çöpü çektin annenin eşi olarak gidersin sen de... Anne çok mutlu, hatta uçuyor, ne varsa bu düğünlerde onu bu kadar mutlu eden anlamıyorum. Sorduğumda kızıyor saçmalama düğüne gitmeyi ben de çok sevmiyorum gitmemiz gerektiği için gidiyoruz... Peki bu yüzündeki galibiyet gülümsemesi de nereden çıktı ben anlamadım...

Düğüne giden başka bir ekibin arabasındayız. Uzun zamandır ilk defa arkada ve ortada oturuyorum, annem de arkada oturmayı beceremeyenlerden sürekli bana yaslanıyor, ayağım uyuşuyor ilk yarım saatte, nereye koysam bilemeden, sesimi çıkarmadan eziyetli ve uzun bir yolculuk yapıyoruz. Galiba anlıyorum yavaş yavaş annem düğünleri değil de düğün sahibinin onu gördüğünde yüzünde oluşan gülümsemeyi, memnuniyeti, minnettarlığı seviyor... Düğün çıkışı bizi Burcu alacak, eşinin bir arkadaşıyla, çünkü direksiyon sınavından kalmış hala ehliyeti yok. Arkadaşın amcası mide fesatı geçirmiş hastanede derken bizi alma işi biraz uzuyor ama sonunda alıyorlar... Çünkü biz o saatte, İstanbul da taksiye binemeyiz!!! Burcu en çok sevdiğim minik minik bir lokmalık kurabiyelerden yapmış, gece gece bir tabak dolusu kurabiye yedim...


Pazar günü muhteşem bir yere kahvaltıya gidiyoruz, Anadolu Kavağı. Tasvir konusunda çok iyi olmadığımı fark ettim... Huzur var mıydı? Kesinlikle, geçen bir köpek sürüsü bizi korkutsa da salıncağım ile yüksele bildiğim kadar yükseldim, düşmekten korkmadan... O büyük ağacın altında okudum bir kaç sayfa, hayalime uygun olsun diye... Annem bu manzaraya ve salıncağa bir Tarık Akan gerek dedi, bana bir Tarık Akan bulup orada yapacakmış düğünümü, sonra da hahahaha, bayılıyorum annemin espri anlayışına ve kendinden geçerek, kıpkırmızı olana kadar gülmesine...

Gece geç saatte dönüyoruz evimize karşılayan yok, taksiyle gelin ama Aşti den değil bizim duraktan çağırın taksiyi!!! Ama ben sizi her saatte alıyordum nerede olursanız olun... Hatta babam bir ara alışkanlık haline getirmişti eve dönerken yolda benzinsiz kalmayı, saat ne olursa olsun, kalkıp 5 lt benzin alırsın çevre yolunda onu ararsın, ya da taksi durağındaki şoförleri uyandırırsın  bu telefon babamıza ait yolda kalmış, 5 lt benzin alıp onu kurtarır mısınız lütfen? Bütün bu eziyetin tek bir sebebi var benzin istasyonu beğenmemesi!!! Onun benzin aldığı yer, yemek yediği yer, alışveriş yaptığı yer aynı olmalıdır değiştiremez...

Taksi lise zamanımdan kalma dolmuş yolundan geçti, yıllardır o yolu kullanmamıştım. Dolmuşlarda en çok en arka sağ tarafta oturmayı seviyordum. Kimseye bağımlı değilsin, sadece paranı uzatırken yardım istiyorsun bir ön koltukta oturanlardan ama aynı yardımı kimse senden isteyemiyor :) Dershane çıkışlarını hatırladım birden, Güvenpark da mendil satan çocuklar, eşliğinde upuzun ve s çizen bir kuyruktan sonra; eldiven, atkı, gibi bir aksesuar kullanmadığımdan donmuş ellerim ve kulaklarımla sağ en arka koltuğa oturuyorum. Cep telefonum bazen yok, bazen sırt çantamın derinliklerinde kaybolmuş bazen de sessize alınıp açılması unutulmuş... Sessiz sessiz birbirinden renkli hayallerle kimi zaman bir kitap eşliğinde kimi zaman başkalarının birileri hakkındaki konuşmalarını dinleyerek biterdi yol.Güzeldi hem de çok güzeldi...

Babadan dip not: Çocuklara haftada en az bir kez balık pişir? Çocuklar derken, bizim evde sadece bir tane var diye biliyorum... 30- 28- 23- 10 Büyüdük baba biz, çok uzun zaman önce büyüdük. 


6 Kasım 2012 Salı

Mutlu Tatil

Sevgili Blog,

Ben geldim, iki ay olacak neredeyse, ofisin üzerimdeki büyük etkisiyle tatilin yüzümde oluşturduğu gülümsemeden eser kalmadı... Ama yine de ben size tatili anlatayım ofisteki dertlerim bana kalsın...


Yolculuk çok uzun sürdü, sürekli ekranı takip ediyorum, kalan uçuş süresi 12 saat daha bir saat mi geçti.... Bu yolculuk boyunca birer, ikişer saat aralıklarla devam etti. Sanırım bu kadar uzun otobüs yolculuğum bile olmadı. Bir yaz Çeşme den Amasya ya gidişimiz vardı otobüsle, hatırlamak bile istemiyorum. Otobüs Ankara da mola verince anneme yalvardığımı biliyorum ne olur bir gün dinlenelim öyle devam edelim, ama o kadar inatçı ki galip gelemedim, galiba bir düğün için gidiyoruz... Bir de konu dağılmadan yazayım kesinlikle koltuğunu arkaya yaslayamayanlardanım. (Böyle bir kelime yokmuş ama ben yazdım, oldu.) Durum böyle olunca otobüs, uçak yolculuklarım hep eziyetli geçer, otobüslerde orta kapı ya da en ön ğdür tercihim, uçakta ise mümkünse acil çıkış kapıları...


Bizim Amerika yolculuğumuz Los Angeles la başladı. Çok film izlediğimden midir bilinmez, kendimi sürekli bir film setinde hissediyorum. Arabamız çok hoş, hatta o kadar beğendim ki arabayı alıp getirmek istedim, olmadı... Yanlış anlaşılmasın ekonomik sınıf bir arabaydı. O yollar nasıl yollar ya her yer mi otoyol olur, on şerit gidiş, on şerit geliş... Arabada iki veya daha fazla kişiyseniz en sol şerit size ait (car pull diyorlar). Trafik kurallarına alışmam baya zaman aldı. Kızlar gps den sorumlu, ben arabayı kullanıyorum. Tamam sola döneceksin, hemen sola dönüş şeridi seçilir, aaaa düz gidecekmişiz, hiç kusura bakmayın sola döneceğim mecburen, ilerden bir yol daha buluruz... Sola dönüş şeridine girdiniz mi bir kere mümkün değil düz gitmeniz. Bir de trafik ışıkları bizimki gibi değilmiş, zor öğrendim. Işıkların dibinde durulur ya durulmazmış, orada trafik ışıklarının iki metre gerisinde bekliyorsun, (bu ayrıntıyı izlediğim filmlerde neden kaçırmışım!!!) ışığın dibinde durduğun zaman çoktan geçmiş oluyorsun diğer tarafa... Acemi bir şoförden hiç farkım yoktu, kornaya basanlar, yanımdan geçip sinirli sinirli bakanlar ve ben şerit değiştirince alkışlayanlar ki en çok bu üzdü beni... Heyyy ne oluyor bunları yapan bendim oysa...


 İki günde bir şehir, otel değiştiriyoruz, neredeydik, ne yapmıştık, iki gün öncesi o kadar uzak bir geçmişte kalmış ki...


    Gördüğüm bütün şehirlere birer birer aşık oluyorum... New York u pek sevmedim, hastalandığım için mi, çok kalabalık çok kozmopolit olduğu için mi, son şehir olduğu ve yorgunluktan halsiz düştüğüm için mi yoksa ben derdimi anlatamayınca kitapçının beni başından atması mı neden bilemedim... Belki de çok sıkıldık birbirimizden 7 gün 24 saat beraberiz, eve döner dönmez uzaklaştık hemen, çekildik kendi kabuklarımıza... Central Park ı New York dan ayrı tutuyorum ama sanırım tamamını gezemedik... Yürümekten yorgun düşen halimizi bıraktık çimlerin üstüne, yanımızdan sincaplar, başımızın üstünden kuşlar geçti, sonbahardı ya biz uyurken kırmızı, turuncu yapraklar düştü üzerimize, sakin ve huzurluydu... Çok seviyorum sonbahar kırmızısını, çıtırdayan yaprakları...


Empire State Binası ise tekrar düşün, seversin bu şehri, yaşanır hatta aşık olunur dedirten yerdi... Güneş batmadan hemen önce gittik, hem gündüzü hem geceyi gördük... Amerika da turistik nereyi gezersen gez, çıkışta kendini bir shop da buluyorsun. San Diego Zoo dayız, pandaları gezip kendimizi bir panda shop da, zürafaları gezip bir zürafa shop da ya da Universal Stüdyolarında girdiğimiz bütün altı boyutlu film çıkışlarında başka bir shop dayız.... Empire State Building Shop dan aldığım kupa şu ana kadar sahip olduğum en güzel kupa, kullanmaya kıyamıyorum :)


                                              İşte benim gözümden Amerika Gezimiz :)


.  






 San Diego Zoo, o kadar büyüktü ki yürüyerek bitiremedik, teleferik süper oldu... Yok yok  yürümekten kaçmadık hatta bütün zamanımızı yürüyerek geçirdik, ama parklar çok büyük, bitmiyor yürümekle... En güzeli hayvanlar bizdeki gibi çok yüksek tel örgülü yerlerde değiller, nereden geldilerse oranın bitki örtüsünde yaşıyorlar ve kesinlikle yaşam alanları evlerindeki kadar büyük değil tabi ki ama bizimkilerden kat kat daha büyük...
 Dönüşte, We Bought A Zoo izledim, gerçek bir hikayeymiş İngiltere de, eğlenceli bir filmdi.



Zoo nun yanında bir de botanik park gezdik, rengarenk kelebekler, çiçekler....





 Venice Beach- kesinlikle burada yaşanır :)




Buranın adını bilmiyorum, San Dieogo Old Town dönüşünde sadece dinlenme, belki biraz da güneşlenme amacıyla bulunmuş mükemmel bir yer. Bu ağacın altında oturup, sörf yapanları ve kanoya binenleri izledik büyük bir keyifle...





 Central Park-


Aşk Kilitlemesi-
Aşk kilitlemeyi daha önce Roma da görmüştüm, hatırlamıyorum köprünün adını ama buldukları her su birikintisine para atıp dilek dileyenler, buldukları her köprüye de aşklarını kilitlemişler... Brooklyn Köprüsü aşk kilitleme konusunda biraz acemi galiba, Roma da gördüğüm kilitler çok daha güzel ve özel tasarımdı ve kesinlikle daha fazlaydı. Bu da Brooklyn Köprüsüne aşk kilitleyenlerin, umarım kilitli kalır hep aşkları... Ağaca isim kazımaktan daha kolay ve daha hoş bence :)



18 Ağustos 2012 Cumartesi

sevgili blog



Sevgili Blog,

Uzun zamandır yazmıyorum, farkındayım, umarım bu başlangıçta yayınlamadığım, yarım kalanlardan olup taslaklar kutusuna gitmez... Ben yokken neler oldu birbirine bağlayamayacağım şöyle böyle anlatayım ve 30 yaş için yeni bir sayfa açalım hayatımızda...


Doğum günüm bayramın 2. gününe denk geliyor, üzülüyorum bu duruma, neyse ki benim doğum günüm tek bir günden ibaret değil, dün başladı doğum günü kutlamaları, orkideden büyük bir bahçe kuracağım yakında kendime dört kardeş oldular :) 30 yaşına günler kalmış biri olarak klasikleri yeniden okumaya başladım. Birinci Kitap: Suç ve Ceza. Ofiste işler çok iyi gitmiyor, her gün yeni bir kriz yönetiyoruz. Ben durduğum yerde duruyor gibiyim. Oluruna bıraktım her şeyi ve herkesi aslında en başta kendimi, uğraşmıyorum artık değiştirmeye... Bu ara kendim için yaptığım iki şeyden biri okumak, diğeri banyo yapmak... Evet çok bıraktım toparlanmam gerek çok hızlı bir şekilde...


Günün birinde bir dost:


-  Neslin tükendi artık bunu kabul et, senin gibi insanlar masallarda sihirli değneğiyle bir peri olarak ya da filmlerde yaşıyor sadece... dedi. Sıkıldım bu durumdan çünkü anlatılmaz ki masallarda perinin ne gibi hayalleri olduğu ya da nelere üzüldüğü ya da onu kimse dinlemez ki görevini yapar ve çıkar hayatlarını renklendirdiği insanların hayatlarından. İzleyicidir hep, ya da hep yan roldedir hiç baş rol oynayamaz... Nihan benim için özel bir önlük yapmış mükemmel olmuş her zamanki gibi bakın bakalım ne yazmış üstüne :) Mutluluk Dağıtıcısı Hale. Ben yine mutlu etmeye devam edeyim, mutlu edenler çıkacaktır elbet karşıma Nihan gibi :) 


Bizimkiler bayram için Amasya yoluna düştüler bile, bayramda Amasya da olmayınca bayrammış gibi değil herhangi bir belki birden fazla pazar günü üst üste gelmiş gibi oluyor. Ben ofiste kurye bekliyorum. Pasaportum gelecek, artık bir Amerika vizem var :) Yolculuk 8 Eylül de, Los Angeles ile başlayıp New York ile bitecek. Ayşe onu alacağız, bunu yapacağız, şuraya gideceğiz diye plan yapıyor ben korkuyorum galiba bu tatil sonunda batacağız diye... Evet abla batacağız bunu sen istedin... Hadi hemen gidelim bugün gidelim kar küresi alalım bol bol bütün şehirlerden :) 



Çiçek bahçesine dönen ofis :)


Pasaportlar geldi biz de çıkıyoruz artık yola yarım yarım, dağınık bir yazı oldu ama şimdilik bu kadar olsun, herkese iyi bayramlar :) 


9 Temmuz 2012 Pazartesi

bir varmış bir yokmuş

 Sevgili Blog,

          Efe için facebook ve bunun gibi sosyal paylaşımlar hala yasak, cep telefonu kullanması da yasak, tatilde iletişimi sağlamak için bir e- posta hesabı aldım ona, acayip heyecanlandı iki dakika da bir bakalım yeni bir mail gelmiş mi diyor? Ben sana mail atıyorum sen yazmıyorsun, sana küstüm (benim e- postalarıma bakmış) sen bütün arkadaşlarına Efe ye mail atın demişsin... Evet dedim çünkü yeni bir mail gelince, yüzünün aldığı o tatlı ifadeyi izlemek çok hoşuma gitti :) Onu özledim o ise denizi benden daha çok özlemiş. Seni özledim ama denizi de çok özlemişim... Profil fotoğrafını nasıl yaptın, ablaaa gülen yüz yapmayı bana da öğretir misin? Ablaaa online olsana (arada skype den de konuşuyoruz). Bu fotoğraf onun gönderdiği daha önce anlattığım o mükemmel koyun fotoğrafı... 

            Bu ara yazmak zor geliyor, yazacaklarımdan korkuyorum, yazıp da derinleştirmek istemiyorum, anlatmıyorum da öylece dursunlar bir kenarda diyorum belki de... Hediye edilen bir defterin orta sayfalarına yazdığım yazı aşağıdaki sanırım bu ara suların sakinleşmesine ve derinleşmesine benim de ihtiyacım çok... 

 Bir varmış bir yokmuş…
Belki tahmin ettiğim zamandan önce bulacaksın bu notu, belki de sonra belki sabırsızsın şöyle bir karıştıracaksın defterin sayfalarını işte burada. Belki bu defter benim olacak gelip alacak zaman bulamayacaksın (ve bunun için sana küseceğim) belki alacaksın da Türkiye de unutacaksın. Masal bu ya bence aylardan Eylül ya da Ekim..
         Sinirlendiğinde, mutlu olduğunda, canın sıkıldığında, eğlenceli bir parti dönüşünde, geçmişe dair aklına bir şey takıldığında ya da kendine dair yeni bir şey keşfettiğinde, yağmur yağıp da ıslandığında, finaller bittiğinde ya da başladığında, yeni biriyle tanıştığında, güzel bir haber aldığında, huzuru aradığın zamanlarda, yapacak bir şey olmadığında ya da çok şey olduğunda ama canın istemediğinde, anlatacak çok şey olduğunda ama anlatamadığında…
Kimi zaman yanında taşıdın kimi zaman bıraktın kitaplarının arasında kaybolmaya… Bazen bir deniz kenarında, bazen bir kafe de fazlasıyla sıcak bir kahve eşliğinde bazen okulda bazen de bir ağaç gölgesinde sırtını gövdesine dayamış en çok mutlu olduğun zamanı, unutmak ya da hatırlamak istediklerini, özlediklerini, beklediklerini, hayallerini yazdın… Sen yazdıkça sakinleşti, derinleşti dalgalı deniz…
Hayalini kurduğun her şeyin, uğruna çok çalıştıklarının gerçekleşmesi dileğiyle…
                                                                                                                                              01.06.2012

4 Mayıs 2012 Cuma

Aslı' yla Büyülü Bahçe

           Büyülü bahçe... Uzun zamandır (gerçekten uzun neredeyse iki yıldır) önünden her geçtiğimde ahhh burada kahvaltı yapmalıyım, bir hamak bulup sallanmalıyım, eminim güzel bir manzarası vardır şöyle sakin sakin tadını çıkarmalıyım bu bahçenin, diye hayalini kurup duruyorum. Geçen pazar günü yine büyük bir kahvaltı organizasyonu yapalım derken Aslı ile baş başa kaldık, herkesin bir işi çıktı. Madem iki kişi kaldık bildiğimiz bir yere gitmeyelim yeni bir yer keşfedelim diye atladım. Bir çok şeyi olduğu gibi Büyülü Bahçe mi Aslı yla paylaşabilirim, büyüsü bozulmaz onunla gidersem :). Keşke büyülü olarak kalsaydı, ben her önünden geçtiğimde hayal kursaydım. Çok kalabalık, manzara yok Mogan gölünün sazlıklarına bakıyor ki onu da tel örgülerle çevrelemişler. Kahvaltı olarak açık büfe ye karşı olanlardanım, her türlü açık büfeye karşıyım gerçi, yiyeceklerin önünde bir sürü insan fikrine alışamadım henüz hoş alışmak da istemiyorum ve kahvaltı açık büfeydi :( Organize olamayan bir yerdi bu büyülü bahçe, çay içmek için sıra bekleyen bir sürü insan, kabus gibi bir çay kuyruğu... Sabah 9 da geldim sadece bir bardak çay içtim diyenler, hımmm siz yine şanslıymışsınız biz hiç içemedik diyenler, ellerinde bir tepsi çayla gelen eşlere alkış kıyamet, tebrikler...
           Biz de bulduk birer bardak çay (tamam ben değildim Aslı ydı bulan) ama çay benim damak zevkime uymayınca onu da içemedik. Kahvaltı kötüydü, yiyeceklerin sunulduğu yer masamıza o kadar uzaktı ki gidip gelirken yediklerinin kalorisini yakardın ama bu iyi bir şey mi kötü mü karar veremedim. Özünde sevmedim ben Büyülü Bahçe yi, beklentim çok yüksekti ama azıcığını bile karşılayamadı, mutsuz olduğumu Aslı yüzümden anlıyordu hiç bir şey konuşmadan, etrafı izleyerek, biz hiç çay içemedik bize çay demlersen sana misafir olacağız dedik Dilek ciğime ve veda ettik bahçeye. Aslı yla o kadar çok konuşmuşluğumuz var ki artık konuşmadan zaman geçirebiliyoruz, birbirimizin yüzüne bakarak içimizden konuşuyoruz... O çok soru soruyor yine, ben, ne yapacaksın, boş ver, bilmiyorum gibi cevaplar veriyorum. O susunca da büyük bir sessizlik tamam sor hepsine bir cevap bulacağım, sen sormayınca bir garip oluyorum. Karar verdim artık daha çok kullanacağım bu kelimeyi seviyorum seni Aslı cığım, kimi zaman sıkılsam da sorularından, çok konuşmandan, bilsen de sen her şeyi hayatımda ben bulamasam da konuşacak şeyler seninle beraber susmayı da seviyorum ben, senin odada ki kanepe de ağlamayı, hemen birbirinden farklı ambalajlarda kağıt mendil yetiştirmeni, acıyan yerlerime rengarenk yara bantları yapıştırmanı, bana bardak bardak su, çay taşımanı, okuduğun tüm kitapları tek tek anlatmanı (hepsinin sırası vardır o kitapların şimdi bunu okuyorum, sonra bunu okuyacağım bir de bunu aldım sonra da bunu okuyacağım internetten de bunları sipariş ettim....), tanımadığım Eser' in İsviçre ye gittiğini öğrenmeyi, Ezgi' nin çok güzel çizim yaptığını, protez tırnak yaptırmak istediğini, Ezgi' nin her konuda titiz, bilgi sahibi eşini, nerede yaşadıklarını, ne yaptıklarını, Zeynep' in 26 yaşında, çok deli dolu olduğunu, Candan Hanım ın tiyatro bileti istemediğini, kapak toplayan başka bir hanımın varlığını, biri daha vardı adını şimdi hatırlayamadığım ama hafta sonu arkadaşlarıyla pes turnuvası yaptığını ve tiyatroya gitmediğini bildiğim..., aynı soruyu düzenli aralıklarla tekrar tekrar sormanı ve cevabın hep aynı oluşunu (bu bazen kötü oluyor kendimi ilerleyememiş geri kalmış gibi hissediyorum- Kirpik yaptıracaktın, ne yaptın? Duruyor hala. İki gün sonra kirpik taktırdın mı? Hayır ya daha gidemedim. Üç gün sonra ne oldu kirpikler? Boş ver ya vazgeçtim sanki... Ya da ne oldu i- pad i işlettiniz mi? Yok işletemedik. Neden? Öyle, böyle, şöyle... İki gün sonra ne oldu i- pad ? Pasaport bulmam gerek ama bu işi Elmayra ya devrettim o bulacak. Ne oldu i- pad Elmayra yaptırabildi mi? Aman ilgilenmiyorum her şeyle ben mi uğraşacağım canım kendi işini kendi halletsin. Bir hafta sonra, ne yaptınız? Beklemedeyiz hala.... Getir i- pad i ve fişini ben pasaport buldum, işletirim. Süpersin ya gerçekten mi? ), anlattıklarıma yorumsuz kalmanı, hep sen bilirsin demeni ve her şeyden çok hayatımda olmanı seviyorum Aslı, iyi ki varsın :)




Fotoğrafın Kaynağı: http://www.youtube.com
İşte benim hayal ettiğime yakın bir Büyülü Bahçe

14 Nisan 2012 Cumartesi

- miş - muş - mış gibi

Dün ortaokul arkadaşlarımla buluştum, pek fazla kalabalık değildik, senede bir iki kere buluşanlar, hayatlarımızda neler oluyor az çok bilenler olarak. Başlangıçta çok da gitmek istemedim bir saat oturur kalkarım ne de olsa hayır diyemeyenlerdenim... Baya eğlenceliydi ama onların hikayelerini dinlemek uzunca oturduk, eskilerden yenilerden, okuldan, işten, kavgalardan, ayrılıklardan, evliliklerden... Mesela Duygu önceden tüm buluşmalara erkek arkadaşıyla gelirdi, evlendiler, artık eşi olmadan geliyor. Amannn bıraktım onu evde onsuz bir şeyler yapayım... Ben sevmedim bu evlilik işini çıkarken daha mutluyduk, aileler devreye girmeden daha iyiydik cümleleri...

Banu yla yaptığımız bir konuşma sonucu ortaya çıktı bu mişler mışlar muşlar...

Nasıl? Umursamıyor muş gibiler, çalışıyor muş gibiler, bilmiyor muş gibiler, canı acımıyor muş gibiler, sıkılmıyor muş gibiler, çok eğleniyor muş gibiler, mutlu ymuş gibiler, yaşıyor muş gibiler, en fenaları da hayatında ymış gibi yapanlar, seni seviyor muş gibiler, seninle ilgileniyor muş gibiler, var mış gibiler, bir de bakmışsın varlıklarına sevindiklerin, yokmuşlar...

Yazıya uygun bir fotoğraf ararken buldum bu kitabı, daha önce duymamıştım, bu tarz kitapları da sevmem ama yakın zamanda alıp okuyacağım...

4 Nisan 2012 Çarşamba

istiyorum istiyorum istiyorum



    Avaz avaz çığlık atasım var. Sıkıldım insanlardan, içinde insanların olmadığı bir iş istiyorum, mümkün mü? Aynı dili konuşmadığım kimseyi istemiyorum yakınımda ya da mümkünse onlarla işim olmasın, anlaşmak için kendimi parçalamak, aynı cümleyi otuz defa farklı kelime düzeninde kurmak zorunda kalmayayım lütfen. Bırakın tüm maskelerinizi, kimliklerinizi... Şaka mısınız? Gerçek mi?  Anlayamıyorum artık ikisi arasındaki farkı, espri anlayışı mı değişti benim algılarım çok mu geride kaldı? Kimseye derdimi anlatamıyorum, yoruldum, uzun bir tatile çıkıp dönmeyesim var.


    Canım; uzaklarda, sakin, güvenilir bir deniz kenarı istiyor. Onun sahillerinde ayaklarımın yarısı denizde yarısı kumlarda rüzgara karşı yürümek hatta koşmak, derinliklerinde yüzmek, rengarenk balıklar görmek istiyor... Sörf yapmak, dalmak, tekneyle açılmak, gidebildiğim en uzağa gitmek, huzuru bulmak ve keyif insanı olmak... Geceleri kumlara uzanmak, müzik dinleyerek gökyüzünü izlemek istiyor ve tuş ya da telefon sesi yerine kuş sesi duymak, yağmur sesi dinlemek istiyor... Bisiklete binmek, o orman senin bu orman benim bulabildiğim tüm patikalarda bir kelebeğin arkasından pedal çevirmek, bir hamakta boylu boyunca uzanmak ve saatlerce okumak istiyor... Sincap gibi bir ağaca tırmanmak,  yapraklarının arasında kaybolmak, hava kararınca yavaş yavaş belki yara bere içinde inmek... Korkmadan balona binmek ya da yanıma, elini tutabileceğim ve balondan korkmayan birini bulup yükselebildiğimiz kadar yükselmek istiyor. Sonra bir olta sallamak aşağıdakilere istediğimi yanıma almak, sıkıldığımda tekrar aşağı bırakmak istiyor... Motora binmek dilediğim ve hiç görmediğim yerlere gitmek... Güneşin doğduğunu, battığını görmek, kayan yıldızlardan dilek tutmak istiyor... Örgü örmek, belki kurabiye pişirmek... Uçurtma uçurmak, uçmak, özgür olmak, zamandan çalmak istiyor... 


    Ve bir kızım olsun istiyorum, adını hazırladım şimdiden, Ela olacak... 


Başlığın Kaynağı: Ece istedikleri için emir kipi kullanırken (kapıyı aç, ver...) annesi istiyorum demen gerek der. 2 yaşındaki minik, kapalı bir kapının arkasında hiç bir şey yapmadan istiyorum istiyorum istiyorum der :)


Fotoğrafın Kaynağı : www.buyutec.net





19 Mart 2012 Pazartesi

Ayşe







8 Mart Dünya Kadınlar Günü doğum günü tadında geçti. Şaşırtmaya alışan ben şaşırmaya alışıyorum bu aralar. Çocukken sen küçüksün diye oyunlarıma almadığım, kimseye benzemediği için seni sokakta bulduk biz diye kandırdığım, çokça ağlattığım, mantar saçlarıyla büyük gözleriyle o cılız haliyle her kavga sonunda dalga geçtiğim, elimde bir yastık bütün evi peşinden koşarak geçirdiğim, bisiklete binmeyi, yüzmeyi beraber öğrendiğim, uyuma saati gelince herkes bizi uyur sanırken koltuk arkasına saklanıp gizli gizli televizyon izlediğim, koruyup kolladığım, abla oldum ben onun ablasıyım diye övündüğüm, çocukluğuma tanık, gençliğime ortak sevgili kardeşim ne zaman büyüdü..? Araba kullanmasını ben öğrettim diye hatırlıyorum ama tam bir trafik canavarı yaratmışım haberim yok. Otobüsün arkasından yola bakmadan biri fırlar neredeyse çarpacak bizim arabaya, bizimki olanca gücüyle basar çok sevdiği kornasına, dikkat etmen gerek kardeş böyle durumlarda, aaaaa yayaya da mı ben bakacağım!!! cevabını alır sesimi çıkarmadan otururum, ne olmaz ne olmaz bana da bağırabilir. Olur olmaz yere bir sinir küçük bir kıyamet herkes merak eder ne olmuştur niye asabi bu kız sebep trafiktir sadece belki de çok istediği elbiseyi bulamamasıdır. Çoğu zaman kararsız (ama nasılsa benim sorunlarıma cevapları hep net).


- abla bu elbise olmuş mu?
- olmuş
- gerçekten mi?
- evet iyi olmuş
- çok mu güzel olmuş?
- oooo evet çok güzel olmuş, çok yakışmış, bu elbise senden başka kimseye böyle güzel olamazdı zaten :) Öğreniyor muyum?
- aferin öğreniyorsun :)

Evet öğreniyorum abla olmayı... Şimdilerde roller değişti o bana ablalık yapıyor, koruyup kolluyor, öğretiyor bilmediklerimi... Sıkıca tuttuğum ipleri kesmemi istiyor, Haloş geçer bu da, ama abla bu kadar duygusal olmamalısın, onu giy, bunu yap, saçını beğenmedim, gözlerin güzel olmuş, nereden buluyorsun böyle ilginç şeyleri, offf bir uyusak iki gün hiç uyanmasak, sana diyorum hadi master yapalım, yalandan nişana bu kadar uğraşma gerçeğine hevesin kalmayacak (yok yok merak etme gerçeğine hevesim hep var ve senin için çok orjinal şeyler bulacağım), üffff bildiğin gibi değil canım acayip alışveriş yapmak istiyor, sence babam ne diyecek, şimdi ben ne desem... Canım sıkıldığında, mutsuz olduğumda, yeni Dünya arayışlarımda, en güzel haberi duyduğumda ilk onu arıyorum ben... İyi ki kardeşim var, iyi ki o hep yanımda. Ben de seni çok seviyorum canım kardeşim...

P.S: Fotoğraftaki not okunmuyormuş : Zaman akıyor... Hayat değişiyor...Ama sen hep yanımdasın... Hayatımdaki en özel kadın, Dünya Kadınlar Günün Kutlu olsun... Seni çok seviyorum :)

9 Mart 2012 Cuma

balık mıyım ben?

Offf offf nedendir bilinmez, aslında bilinir nedenleri de şimdi uzun uzun anlatılamaz, ben sürekli hat değiştiriyorum. 2009 yılında kapattırdığım, ki onun üzerine iki hat daha değiştirdim, 2011 yılında yeni bir kullanıcısı olmuş ve ben otomatik ödeme talimatını iptal ettirmeyi unutmuşum. Tam 14 aydır bir başkasının faturasını ödüyormuşum da haberim yokmuş. Yeni kullanıcıyı aradık, o sizin probleminiz dedi... (ben faturaları öderken iyiydi di mi?) GSM şirketine dilekçe yazdım bakalım ne olacak bu işin sonu... Aman deyim siz siz olun otomatik ödeme talimatlarını faturaları iptal ettirdikten hemen sonra, hatta önce iptal edin...

6 Mart 2012 Salı

Mutlu Mutfak Önlükleri



















Sevgili Blog,

Tanıyan bilir hediye alma konusunu biraz abartıyorum :) Orjinal olsun, hep kullanılacak bir şey olsun, daha önce hiç görmediği bir şey olsun, kişiye özel olsun, çok şaşırsın, çok mutlu olsun diye uğraşıp duruyorum. Bazen bu arayışlarım sinir bozucu olabiliyor, günler öncesinden düşünmeye başlayıp aklıma gelen bütün alternatifleri eledikten sonra ya internetin başında ya da büyük bir alışveriş merkezinde kıvranırken buluyorum kendimi. Çok nadir de olsa başıma gelmişliği var gereksiz olabiliyor aldıklarım, bu durumu da sevmiyorum bu sefer de gereksiz hediyenin sahibi için bir sonraki hediye seçimini aylar öncesinden düşünmeye başlıyorum... Aslında gerçekten seviyorum ben hediye vermeyi belki almaktan daha çok :) En çok paket açılırken ki heyecanı içinden çıkanı alan kişinin yüzündeki ifadeyi izlemeyi seviyorum. Kargoyla gönderdiklerimde de bu anı hayal ediyorum sadece, güzel oluyor. Bu ara beni hediye konusunda kıvranmaktan kurtaran süper biri var hayatımda, yeni bulduk birbirimizi :) Mutlu Mutfak Önlükleri. Çok sevimli, içten bir tasarımcısı var, Nihan, önlük aramış uzun zaman kendisi için, bulamayınca kafasındakileri tasarlamaya başlamış. İyi ki de başlamış :) Esprili, sevimli, mesaj içeren en güzeli o kişi için özel olarak hazırlanmış, el emeği bir çok mutfak önlüğü, şapkası dikmiş. Bu önlükler benim çok sevdiğim bir arkadaşım ve onun mutfağı çok seven minik kızı için, pembe severler kesinlikle, sanırım dediğim bu kadardı :) Ortaya çıkan benim hayal ettiğimden bile güzel aynı gibi görünen ama detaylarında tamamen farklı iki önlük :) İsterseniz çizilen karakterler benzesin diye fotoğraf da gönderebiliyorsunuz.

Sonra Burcu ve Ilgım için de yeni yıl hediyesi olarak Nihan bulur bir şeyler, zaten çok da yoğunum biraz geç bir yeni yıl hediyesi olur dedim ve yine süper önlükler geldi Nihan dan onlara özel. Mutfaktan anlayan erkekler bazen sevimli bazen de sinir bozucu olabiliyor. Ben kurabiye yapmaktan başka bir şey bilmediğimden benim için sevimli kısımda duruyor bu durum. Ama Burcu da Ilgım da mutfakta çok iddialı olunca minik minik tartışmalar, sen yapma ben yapayım, fırında yapma tavada yap, tuzu çok koymuşsun, mutfağımdan çık hayır sen çık gibi cümleler uçuşuyor havada...

İyi ki tanımışım Nihan ı, çok seviyorum böyle paylaşımları henüz resmen tanımadığın ama yaptığı işi ne kadar büyük bir keyifle yaptığını anladığın gerçekten sana ve hediye ettiğin kişiye özel olsun diye uğraşan, mutlu olan, mutlu eden, başarılarını takip ettiğin, izlediğin, yüzünü güldüren biri var :) Kısmet belki bir gün tanışırız :)

Bu kadar derinleşmişken ben sıkıntılı, tamamen kararsız, uykusuz bir haldeyken beni rahatlatan, blog yazan, hayatını paylaşan, takip ettiğim biri daha var. Turuncu Gezegen. Unutmam mümkün değil, yazdıkları terapi etkisi yapmıştı. Teşekkür ederim sana da yüzümü güldürdüğün için. Hala saklıyorum e- postalarını ve kesinlikle çöpçüyüm bu konuda; lise zamanımdan kalma bana yazılan ya da beraber yazdığımız notlar, mektuplar, mesajlar, biletler ya da bir balon hatta bir güvercin tüyünü bile saklıyorum. Bazen diyorum atmak gerek ama yine de okuduğumda ya da gördüğümde güldürüyor yüzümü hepsi ayrı ayrı...



8 Şubat 2012 Çarşamba

yenilenen blog

Sevgili Blog,

Belli bir yaştan sonra yakın arkadaş edinilemez düşüncesini savunanlardanım, savunanlardandım günlük tutanları keşfedene kadar. Onlardan biri sevgili Meltem Çok uzun zaman olmadı ama o kadar uzun zamandır tanıyormuşum gibi... Arkadaşım olmuş haberi olmadan. Çoğu zaman yorum bile göndermiyorum sessiz sessiz okuyorum yazdıklarını. Şaşırıyorum bazen anlattıklarına, biri can sıkıcı bir yorum yazarsa onun yerine benim canım sıkılıyor sevmiyorum yazanı, merak ediyorum oğlunu, sevgilisini, onu ve teknelerini, onun gözüyle görüyorum gittiği, koştuğu yerleri, bekliyorum heyecanla çıkacak kitabını ve hayran kalıyorum çizimlerine... Kitap kapakları da tasarlıyor, günün birinde benim kitabımın kapağını tasarladığını hayal ediyorum. Şimdilik başlangıcımız blog headerı olsun dedik. Gördüğünüz headerı Meltem benim için tasarladı.

- Nasıl bir şey istiyorsun Hale, aklında neler var?
- Bilmiyorum ki, ayın etrafındaki parlak halkayım ben, geceyi, kışı sevenlerdenim, yazıyorum okuyorum işte herkes kadar, bu aralar çok da anlatılabilir değilim, senin elinden ne çıkarsa bana özel ben beğenirim eminim.

Çok beğendim gelen çizimi, ben anlatamadım belki ama o anlamış sanki ne istediğimi, tam da istediğim hatta hayal ettiğimden bile güzel, teşekkür ederim tekrar, ellerine sağlık...

Son olarak kabiliyetsizliğim üzerine zırt pırt rahatsız ettiğim, sana zahmet bana hizmet dediğim, bazen offf dedirtiyor muyum diye korktuğum ve daha çok güvendiğim biri günlüğümü renklendirdi :)

P.S: Defterlerden, kalemlerden sıkıldıkça değiştiriyordum, burayı da değiştirebileceğim hatta istediğim sıklıkla değiştirebileceğim fikrini çok sevdim :)

19 Ocak 2012 Perşembe

yeniden çocuk olmak








Yeniden çocuk olduk biz: Yaşasın kar ve kış tam bana göre :) Yazı sevenlerin aksine ben kesinlikle kış geliyor diye sevinenlerdenim. Yaprakların dökülmesiyle başlayan sevincim kar yağmasıyla kat kat artıyor. Geçen pazar sabahı için büyük bir planımız var İncek de bulunan sobalı, kedili, köpekli salaş bir yerde köy ürünlerinden oluşan kahvaltı yapacağız. Annem gülüyor her yer bembeyaz gidemezsin kahvaltıya. İncek olmadı belki ama daha merkezi bir yerde yaptık kahvaltımızı sonra da yirmili yaşların son demine ulaşmışlar olarak uzun zamandır birlikte olmamıza rağmen hiç yapmadığımız, süslü belki biraz da metroseksüel kardan adamımızı yaptık büyük bir kartopu savaşının ardından. Hiç eğlenmediğimiz, belki uzun zamandır hiç gülmediğimiz kadar güldük. Sırayla fotoğraf çektirdik kardan adamımızla. Yoldan geçen bir baba kız, yaşlı bir çift de katıldı fotoğraflarımıza. Kardan adamımızı küçük kıza emanet ederek yeni durağımız (bu kadar yorulmaya ve ıslanmaya ki ben çok ıslandım çünkü kışa ve kara rağmen spor ayakkabısı giyme konusunda ısrarcıyım :) sıcak çikolata içmeye :) İki gün sonra Didem aradı sana kötü bir haberim var kardan adamın kafası kopmuş bütün aksesuarları alınmış sadece gövdesi duruyor :(

Yeniden çocuk oldum ben: Efe ilk defa bir kitabı bu kadar severek okuyor. Hatta iki kere okudu. Geveze Kitap. Geveze Kitap Tatilde diye bir kitap daha çıkacakmış heyecanla onu bekliyor kendi yazıyor uyduruyor tatile çıkmış geveze kitabı. Her gün arayıp bak ne yazdım dinle sana okuyum. Hiç de fena değil yazdıkları :) Israr ediyor elindeki kitap bitince Geveze Kitabı okur musun diye. Dün okudum, gerçekten beğendiği kadar varmış çok eğlenceli kesinlikle onu, okuyanı kendi dünyasına almış konuşan, anlatan, geveze bir kitap o :) Bu kitap yeniden çocuk olmuş halime çok iyi geldi :) Bu cuma başlayan 15 günlük tatilim de olsa tam bir çocuk olurdum :)

Merak edenler için kitap arkası: Pek çok çocuk tanıdım bugüne dek. Kimine armağan olarak verildim kimine tatil ödevi. Kimi kitabevinden satın aldı beni, kimi bir kütüphaneden ödünç. Evde, sınıfta, metroda, koltukta, yatakta, ayakta, hızlı, yavaş, sesli, sessiz defalarca okundum. Okuyup bitiren her çocukla yeni bir öykü eklendi sayfalarıma. Giderek varsıllaştım. Şimdi de senin elindeyim. Benimle birlikte, kendi okuma serüvenini yaratmaya var mısın?

13 Ocak 2012 Cuma

maymun besliyoruz duyurulur :)



















Çocukları seviyorum. Hep mi vardı Efe yle mi başladı bu çılgın sevgi bilemedim. Yazdım aslında ama keşke diyorum şimdi daha çok yazsaymışım Efe yi, daha çok anlatsaymışım her cümlesiyle bizi şaşkına çeviren hallerini. Yaş 5 sanırım Efe babaaaa biliyor musun Amerika da erkekler erkeklerle evlenebiliyormuş :) Babanın gözleri açılabildiği kadar açılmış çocuğum nereden duydun bunu? Şimdilerde çok daha fena yaş 9 :) Kaç yaşındasın diye sorana hemen yapıştırıyor 10 yaşındayım diye. Ben düzeltiyorum 9 yaşındasın sen hala, bizim aramızda tam 20 yaş var ve ben 29 yaşındayım, sen 10 yaşında olunca ben 30 yaşında oluyorum diye. Bu konuşmadan sonra kaç yaşındasın diye sorana önce hızlıca bir 10 sonra da yüzünde tarif edemediğim muzip bir gülümsemeyle pardon pardon 9, ben 10 yaşında olunca ablam 30 yaşında oluyor diye ekliyor. Aman tanrım ben ne yaptım, hakettim :) Atlantis Sirki varmış Ankara da. Efe çok istiyor sirke gitmeyi bense yaptıkları her neyse öğrenene kadar hayvanların ne kadar aç kaldıklarını düşündükçe üzülüyorum, sinirleniyorum. Sonuç Efe galip çıkar biz gideriz sirke. En çok akrobatları, cambazları ve trapezcileri seviyorum. Efe ye soruyorum en çok neyi beğendin diye Valeria (trapezci) diyor :)


-Sen hiç gittin mi sirke?

-Evet bir kere gitmiştim.

-Kaç yaşındaydın sirke gittiğinde?

- Sanırım 16.

-Hııı o zamanlar 18 yaşında olmak istiyordun di mi?

-Galiba evet.

-Şimdi de küçük olmak istiyorsun.

- Haklısın çocuğum kapatalım bu konuyu !!!

Bayılıyorum çocukların açık sözlülüğüne. İma etmeyi bilmiyorlar henüz ne düşünüyorsa, ne istiyorsa o anda söyleyip senin tahminlerine bırakmıyorlar hissettiklerini. Sır saklama yetenekleri kesinlikle büyüklerin üstünde ve kat kat daha cesurlar konu duyguları olunca. Yalan yok, dedikodu yok, bol bol paylaşma ne varsa ona ait. Hala paylaşıyor umarım zamanla değişmez bu özelliği ki en çok bunu seviyorum galiba. Hiç düşünmeden, tereddüt bile etmeden verebiliyor dolu kumbarasını ya da yeni alınmış yarış arabasını eve gelen bir çocuk ağladı diye.

Mutsuz olduğumu Efe anlıyor herkesten önce. Abla neden mutsuzsun diye sorup, sarılıp, ben seni çok seviyorum diyor. Keşke büyümese diyorum bazen, şimdilerde çok zayıf olduğundan özlüyorum boyunsuz, tombul yanaklı hallerini, tuttuğum o minicik elleri. Bu zamanlarını da özleyeceğim zamanlar gelecek; sesi kalınlaşacak, boyu uzayacak, kucağıma sığmayacak ve yukarıdan bakacak artık bana. Ama ben onu hep çok seveceğim ve hep gözümün önünde olsun isteyeceğim :)


P.S: Fotoğraf yerleştirme konusunda çok başarısızım, öğreneceğim yakın zamanda:)