21 Kasım 2012 Çarşamba

Anadolu Kavağı



Bilen bilir, birilerinin yerine kullanılma durumum devam ediyor... Zaman zaman (yok yok zaman zamandan daha sık) çoğu zaman kendimi kızların abisi, Efe nin annesi, babamın babası, annemin kocası gibi hissetme durumum devam ediyor...

Cumartesi günü İstanbul da bir düğün var. Babam her düğün öncesi bir arıza bir hastalık çıkarıyor ya artık biliyorsunuz... Yine öyle bir arıza durumu var, anneme gitme diyor kendi zaten gitmiyor, Ayşe nin başka bir düğün programı, Elmayra nın sınavı var... Kısa çöp sorgusuz sualsiz elimde kalıyor. Cumartesi gecesi düğüne gidiyorum, o kadar yol gideceğim ben gidersem gelmem, pazar da kalırım ona göre... Anne, babanın aksine bayılır düğünlere, her hafta hatta haftada iki düğüne katılabilme potansiyeli vardır, offff demeden. Cumartesi sabah yola çıkacağım, anne üzgün, hıhhh hiç de istediğim bir yere gidemiyorum, özgür değilim ki ben, en sahtesinden iki damla gözyaşı aktı akacak ama akmıyor gibi de... Baba aaa çok istiyorsan git, ben sana gitme mi dedim? Evet dedin, ama kabul etmez ki uzun uzun anlatır o olursa böyle olur dedim, şu olsa şöyle olur dedim, öyle değil de böyle gidin ama gitme demedim ki ben... doğrudan demedin belki ama dedin biz anladık, unuttuğun bir şey var seni çok iyi tanıyoruz, bazen, ki bu çok sık olmuyor şaşırtsan da bizi içini biliyoruz, ruhunu okuyoruz senin haberin yok... Anne gitse de düğüne, bir kere kısa çöpü çektin annenin eşi olarak gidersin sen de... Anne çok mutlu, hatta uçuyor, ne varsa bu düğünlerde onu bu kadar mutlu eden anlamıyorum. Sorduğumda kızıyor saçmalama düğüne gitmeyi ben de çok sevmiyorum gitmemiz gerektiği için gidiyoruz... Peki bu yüzündeki galibiyet gülümsemesi de nereden çıktı ben anlamadım...

Düğüne giden başka bir ekibin arabasındayız. Uzun zamandır ilk defa arkada ve ortada oturuyorum, annem de arkada oturmayı beceremeyenlerden sürekli bana yaslanıyor, ayağım uyuşuyor ilk yarım saatte, nereye koysam bilemeden, sesimi çıkarmadan eziyetli ve uzun bir yolculuk yapıyoruz. Galiba anlıyorum yavaş yavaş annem düğünleri değil de düğün sahibinin onu gördüğünde yüzünde oluşan gülümsemeyi, memnuniyeti, minnettarlığı seviyor... Düğün çıkışı bizi Burcu alacak, eşinin bir arkadaşıyla, çünkü direksiyon sınavından kalmış hala ehliyeti yok. Arkadaşın amcası mide fesatı geçirmiş hastanede derken bizi alma işi biraz uzuyor ama sonunda alıyorlar... Çünkü biz o saatte, İstanbul da taksiye binemeyiz!!! Burcu en çok sevdiğim minik minik bir lokmalık kurabiyelerden yapmış, gece gece bir tabak dolusu kurabiye yedim...


Pazar günü muhteşem bir yere kahvaltıya gidiyoruz, Anadolu Kavağı. Tasvir konusunda çok iyi olmadığımı fark ettim... Huzur var mıydı? Kesinlikle, geçen bir köpek sürüsü bizi korkutsa da salıncağım ile yüksele bildiğim kadar yükseldim, düşmekten korkmadan... O büyük ağacın altında okudum bir kaç sayfa, hayalime uygun olsun diye... Annem bu manzaraya ve salıncağa bir Tarık Akan gerek dedi, bana bir Tarık Akan bulup orada yapacakmış düğünümü, sonra da hahahaha, bayılıyorum annemin espri anlayışına ve kendinden geçerek, kıpkırmızı olana kadar gülmesine...

Gece geç saatte dönüyoruz evimize karşılayan yok, taksiyle gelin ama Aşti den değil bizim duraktan çağırın taksiyi!!! Ama ben sizi her saatte alıyordum nerede olursanız olun... Hatta babam bir ara alışkanlık haline getirmişti eve dönerken yolda benzinsiz kalmayı, saat ne olursa olsun, kalkıp 5 lt benzin alırsın çevre yolunda onu ararsın, ya da taksi durağındaki şoförleri uyandırırsın  bu telefon babamıza ait yolda kalmış, 5 lt benzin alıp onu kurtarır mısınız lütfen? Bütün bu eziyetin tek bir sebebi var benzin istasyonu beğenmemesi!!! Onun benzin aldığı yer, yemek yediği yer, alışveriş yaptığı yer aynı olmalıdır değiştiremez...

Taksi lise zamanımdan kalma dolmuş yolundan geçti, yıllardır o yolu kullanmamıştım. Dolmuşlarda en çok en arka sağ tarafta oturmayı seviyordum. Kimseye bağımlı değilsin, sadece paranı uzatırken yardım istiyorsun bir ön koltukta oturanlardan ama aynı yardımı kimse senden isteyemiyor :) Dershane çıkışlarını hatırladım birden, Güvenpark da mendil satan çocuklar, eşliğinde upuzun ve s çizen bir kuyruktan sonra; eldiven, atkı, gibi bir aksesuar kullanmadığımdan donmuş ellerim ve kulaklarımla sağ en arka koltuğa oturuyorum. Cep telefonum bazen yok, bazen sırt çantamın derinliklerinde kaybolmuş bazen de sessize alınıp açılması unutulmuş... Sessiz sessiz birbirinden renkli hayallerle kimi zaman bir kitap eşliğinde kimi zaman başkalarının birileri hakkındaki konuşmalarını dinleyerek biterdi yol.Güzeldi hem de çok güzeldi...

Babadan dip not: Çocuklara haftada en az bir kez balık pişir? Çocuklar derken, bizim evde sadece bir tane var diye biliyorum... 30- 28- 23- 10 Büyüdük baba biz, çok uzun zaman önce büyüdük. 


6 Kasım 2012 Salı

Mutlu Tatil

Sevgili Blog,

Ben geldim, iki ay olacak neredeyse, ofisin üzerimdeki büyük etkisiyle tatilin yüzümde oluşturduğu gülümsemeden eser kalmadı... Ama yine de ben size tatili anlatayım ofisteki dertlerim bana kalsın...


Yolculuk çok uzun sürdü, sürekli ekranı takip ediyorum, kalan uçuş süresi 12 saat daha bir saat mi geçti.... Bu yolculuk boyunca birer, ikişer saat aralıklarla devam etti. Sanırım bu kadar uzun otobüs yolculuğum bile olmadı. Bir yaz Çeşme den Amasya ya gidişimiz vardı otobüsle, hatırlamak bile istemiyorum. Otobüs Ankara da mola verince anneme yalvardığımı biliyorum ne olur bir gün dinlenelim öyle devam edelim, ama o kadar inatçı ki galip gelemedim, galiba bir düğün için gidiyoruz... Bir de konu dağılmadan yazayım kesinlikle koltuğunu arkaya yaslayamayanlardanım. (Böyle bir kelime yokmuş ama ben yazdım, oldu.) Durum böyle olunca otobüs, uçak yolculuklarım hep eziyetli geçer, otobüslerde orta kapı ya da en ön ğdür tercihim, uçakta ise mümkünse acil çıkış kapıları...


Bizim Amerika yolculuğumuz Los Angeles la başladı. Çok film izlediğimden midir bilinmez, kendimi sürekli bir film setinde hissediyorum. Arabamız çok hoş, hatta o kadar beğendim ki arabayı alıp getirmek istedim, olmadı... Yanlış anlaşılmasın ekonomik sınıf bir arabaydı. O yollar nasıl yollar ya her yer mi otoyol olur, on şerit gidiş, on şerit geliş... Arabada iki veya daha fazla kişiyseniz en sol şerit size ait (car pull diyorlar). Trafik kurallarına alışmam baya zaman aldı. Kızlar gps den sorumlu, ben arabayı kullanıyorum. Tamam sola döneceksin, hemen sola dönüş şeridi seçilir, aaaa düz gidecekmişiz, hiç kusura bakmayın sola döneceğim mecburen, ilerden bir yol daha buluruz... Sola dönüş şeridine girdiniz mi bir kere mümkün değil düz gitmeniz. Bir de trafik ışıkları bizimki gibi değilmiş, zor öğrendim. Işıkların dibinde durulur ya durulmazmış, orada trafik ışıklarının iki metre gerisinde bekliyorsun, (bu ayrıntıyı izlediğim filmlerde neden kaçırmışım!!!) ışığın dibinde durduğun zaman çoktan geçmiş oluyorsun diğer tarafa... Acemi bir şoförden hiç farkım yoktu, kornaya basanlar, yanımdan geçip sinirli sinirli bakanlar ve ben şerit değiştirince alkışlayanlar ki en çok bu üzdü beni... Heyyy ne oluyor bunları yapan bendim oysa...


 İki günde bir şehir, otel değiştiriyoruz, neredeydik, ne yapmıştık, iki gün öncesi o kadar uzak bir geçmişte kalmış ki...


    Gördüğüm bütün şehirlere birer birer aşık oluyorum... New York u pek sevmedim, hastalandığım için mi, çok kalabalık çok kozmopolit olduğu için mi, son şehir olduğu ve yorgunluktan halsiz düştüğüm için mi yoksa ben derdimi anlatamayınca kitapçının beni başından atması mı neden bilemedim... Belki de çok sıkıldık birbirimizden 7 gün 24 saat beraberiz, eve döner dönmez uzaklaştık hemen, çekildik kendi kabuklarımıza... Central Park ı New York dan ayrı tutuyorum ama sanırım tamamını gezemedik... Yürümekten yorgun düşen halimizi bıraktık çimlerin üstüne, yanımızdan sincaplar, başımızın üstünden kuşlar geçti, sonbahardı ya biz uyurken kırmızı, turuncu yapraklar düştü üzerimize, sakin ve huzurluydu... Çok seviyorum sonbahar kırmızısını, çıtırdayan yaprakları...


Empire State Binası ise tekrar düşün, seversin bu şehri, yaşanır hatta aşık olunur dedirten yerdi... Güneş batmadan hemen önce gittik, hem gündüzü hem geceyi gördük... Amerika da turistik nereyi gezersen gez, çıkışta kendini bir shop da buluyorsun. San Diego Zoo dayız, pandaları gezip kendimizi bir panda shop da, zürafaları gezip bir zürafa shop da ya da Universal Stüdyolarında girdiğimiz bütün altı boyutlu film çıkışlarında başka bir shop dayız.... Empire State Building Shop dan aldığım kupa şu ana kadar sahip olduğum en güzel kupa, kullanmaya kıyamıyorum :)


                                              İşte benim gözümden Amerika Gezimiz :)


.  






 San Diego Zoo, o kadar büyüktü ki yürüyerek bitiremedik, teleferik süper oldu... Yok yok  yürümekten kaçmadık hatta bütün zamanımızı yürüyerek geçirdik, ama parklar çok büyük, bitmiyor yürümekle... En güzeli hayvanlar bizdeki gibi çok yüksek tel örgülü yerlerde değiller, nereden geldilerse oranın bitki örtüsünde yaşıyorlar ve kesinlikle yaşam alanları evlerindeki kadar büyük değil tabi ki ama bizimkilerden kat kat daha büyük...
 Dönüşte, We Bought A Zoo izledim, gerçek bir hikayeymiş İngiltere de, eğlenceli bir filmdi.



Zoo nun yanında bir de botanik park gezdik, rengarenk kelebekler, çiçekler....





 Venice Beach- kesinlikle burada yaşanır :)




Buranın adını bilmiyorum, San Dieogo Old Town dönüşünde sadece dinlenme, belki biraz da güneşlenme amacıyla bulunmuş mükemmel bir yer. Bu ağacın altında oturup, sörf yapanları ve kanoya binenleri izledik büyük bir keyifle...





 Central Park-


Aşk Kilitlemesi-
Aşk kilitlemeyi daha önce Roma da görmüştüm, hatırlamıyorum köprünün adını ama buldukları her su birikintisine para atıp dilek dileyenler, buldukları her köprüye de aşklarını kilitlemişler... Brooklyn Köprüsü aşk kilitleme konusunda biraz acemi galiba, Roma da gördüğüm kilitler çok daha güzel ve özel tasarımdı ve kesinlikle daha fazlaydı. Bu da Brooklyn Köprüsüne aşk kilitleyenlerin, umarım kilitli kalır hep aşkları... Ağaca isim kazımaktan daha kolay ve daha hoş bence :)