27 Kasım 2013 Çarşamba

İlk Göz Ağrısı

İlk göz ağrısı...

Annemin, babamın ilk çocuğu, her iki tarafın ilk torunu, teyzemin ilk yeğeni :) Ailenin ilk göz ağrısıyım ben. Ne demektir ki ilk göz ağrısı? Her şeyin ilkine mi denir gerçekten? Bence bakmaya doyamadığın, gözünü hiç ayırmadan izlediğin, bir an için bile kapatmadan, gözlerin sadece onu gördüğünde olur. Bütün çocukluğum parklarda, bağlarda bahçelerde geçti. Peşinde bir sürü kalabalık, arkadaş, kuzen, kardeş sabahtan akşama kadar eve girmeden, erik ağacının üzerinde, dut ağacının altında, ceviz ağacının gölgesinde geçen bir çocukluktu... Yeşil ceviz yemekten boyalıydı hep parmaklarım, koşmaktan belki de sürekli elma yemekten kırmızıydı yanaklarım. Yaramaz mıydım? Kesinlikle. Ele avuca sığmaz deyimi benim içinmiş, hiç susmadan konuştuğum için de uzunca bir süre adım gürültü makinesi olarak kalmış. Annem düğünleri sever ya beni de götürürdü yanında, pazartesi günleri öğleye kadar uyurdum ben ilkokul birinci sınıfta. Ben iki yaşındayken Ayşe, yedi yaşındayken Büşra, yirmi yaşındayken Efe doğdu. Üniversiteye kadar olan eğitimim kapatılan ya da devredilen kolejlerde hep çalışkan, güvenilir, yardımsever ve aşık olarak geçti. Babamın baskısıyla Ankara da ve iktisat okudum. Bana kalsa psikoloji olurdu ilk tercihim, edebiyat olurdu ikincisi... Puzzle yapmayı seviyorum ya insanları çözmeyi de severim, O' nun yerine konuşup duymak istediklerimi söylerim kendime... 
İlk göz ağrısı olmak bilirkişi olmayı da beraberinde getirir. Babam sırayla aile bireylerinin nerede ve ne yaptıklarını bana sorar, Efe' nin ödevleri, veli toplantıları da benden sorulur, Büşra' nın gittiği dershanenin sınıf mevcudunu bilmek ve hatta Ayşe' nin erkek arkadaşının soy ağacını çıkarmak da benim görevimdir. Bunlara ek olarak istisnasız kısa çöpü çekip, hastane ve düğünlerde refakatçi, ailenin bütün işlerinde kullanılan özel şoför olma görevlerim de vardır. Verilen her kararın altından, yapılan her işin yanından ben çıkarım, mesela babam hastaneye kan vermeye bile yalnız gidemez beni alır yanına...  Konuşmaktan çok dinlemeyi severim ben bundan gelir alnımın ortasındaki seni dinler dert, keder, problem ne varsa anlat yazısı... Bu kadar sorumluluk, bölünme ve görevden arta kalan zamanlarda yazarım, okurum ben herkes kadar... Ayın etrafındaki parlak halkayım ben; geceyi, kışı, denizi, kar kürelerini, başka başka şehirler görmeyi, gezmeyi çok severim ve en büyük hayalim kendi hikayemi anlattığım bir imza günü :)

Not: İkinci, üçüncü ve sonuncu çocuk, torun, yeğen sana sesleniyorum... Sakın kıskanma ilk göz ağrısı olanı, ben olamadım diye üzülme... Sen bizim ilk göz ağrımızsın cümlesinin altında yatan gerçekler bunlar. İlk göz ağrısı olan hep ikinci, üçüncü, sonuncu olmayı ister bilesin...    

23 Nisan 2013 Salı

vedadır bu veda




                Bir fotoğraf mıdır bu kadar eskilere götüren seni... Bir fotoğraf mıdır burnunu sızlatan... Bir fotoğraftır kafanın içinde yüzlerce cümleye neden olan... Bir fotoğraftır gözünün önüne binlerce güzel görüntü getiren... 

             Vedadır bu veda... Sessiz, sakin, hoşça kal bile demeden, el sallamadan, gözden kaybolmasını izler gibi... Bilirsin artık hiç umut kalmadığını... Huzurdur giden, çocukluğun, gençliğindir... En çok sevdiğin, en çok değer verdiğin, varlığına sevindiğin, yokluğunda kırıldığın, sorgusuz güvendiğindir giden... Kesildi bütün kurdeleler de sen neyi düşünüp duruyorsun, sorguluyorsun... Hiç düşünmemiştin ya sen bugünün geleceğini nihayet özgürsün hiç olmadığın kadar... Özgürüz ikimiz de...



22 Ocak 2013 Salı

benim halaaa umudum var


            Bir uyusam altı ay uyanmasam modum devam ediyor... Algım dağınık, unutkanlık en büyük zirvesinde, mutluluk kim bilir nerede, huzur da en karanlık kuyuda... Hoş, bir kuyuya taş atmak huzura gönderilen mesajdan daha çok ses getiriyor bu aralar...

Pazar günü, son zamanlarda yaşadığım tüm günlerden güzel ve özeldi... Bir karar verdim uygulama konusunda zorluklar yaşasam da, umut etmeye devam edeceğim ve geçecek bu günler... Hepinizin bir garipliği var dedi yeni tanıdığım biri Aslı- Hale ve Hale üçlüsüne... seni tanımıyorum ama kesin sen de vardır bir gariplik. Hale hemen atladı - onun hala umudu var :) Evet benim hala umudum var...
 Cumartesi günü ofiste ne varsa atılacak poşet poşet doldurdum ve attım, ohhh ne büyük rahatlık atmak. Anlamadığım, dönem dönem yapıyorum bunu ama bu ofiste nasıl oluyor da atılacak bir şeylerin hep olması... Akşam aynı yoğunluk evde, eski zamanların ders çalışmaya başlamadan önce oda toplaması gibi, tüm odayı yeniden topladım, bütün gardırobu çamaşır makinesine attım, yeniden yerleştireceğim... Bir çok makine ütü yapacağım ama ütünün üzerimde garip bir etkisi var, ev işlerinden sadece ütü yapmayı seviyorum. Ne kadar çok eşyamız var, eşyasız bir yaşam istiyorum bu çöplükçü her şeyi bir anısı var diye saklayan halimle... Büyük bir yorgunlukla Pazar günü için planlar yaparak uyuyorum...

Sabah erken kalkıyoruz, annemin ayağı kırık, zaten zor olan hayat onun ayağının kırılmasıyla daha da zor bir hale geliyor. Aramızda kalsın annemin bu yatar haline özenmedim diyemeyeceğim. En az altı hafta ofise gidemeyeceğim düşüncesi cazip geliyor, kafamın üstünde yanan baloncukları da, sevdiklerim baban ofise bir yatak alır orada yatar kalkarsın bu sürede, diyerek tek tek söndürüyorlar. 

Kahvaltı ve ev toplama işlemleri bittikten sonra, dışarı atıyorum kendimi. En son ne zaman kuaföre gittim hatırlamıyorum, son bir kaç aydır kalem ve benzeri şeylerle yukarıda alelade toplanmış saçlarım açılıyor ve ben bir şekilde o koltukta oturmaktayım. Kuaförlerin geveze olanlarına tahammülüm yok eski zamanlardan bir yerdeyim, o da çok konuşuyor ama eskilerden, Elmayra nın saçı kesildiğinde ağladığından şimdi üniversiteden mezun olduğundan, benim üniversite zamanımda saçlarımın kırmızı oluşundan, paket paket sarılmalardan... Ne çok zamanımız varmış şimdi ne sabrım var ne de isteğim o koltukta saatler geçirmeye... Gerçi ne derlerse kabul edebilirim hiç düşünmeden buna saçlarına yeşil gölgeler atalım dahil. Neyse ki sadece keselim mi diyorlar kabul ediyorum... Kar yağdığı günler bile ayağımdan çıkarmadığım spor ayakkabılarımı çıkarıp, topuklu botlar giyiyorum ve her pazar olduğu gibi yurdun yolunu tutuyorum. Bahsettim mi bilmiyorum ama iyi ki hayatımda iyi ki var dediklerimden, böyle bir zamanda bile yüzümü güldürebilen, sevgisini hissettiğim bir arkadaşımın kız yurdu var... Her yerden 18-23 yaş arası bir kız çıkıyor, başlangıçta sevmiyorum bu durumu, onlar çok küçük ben ise ne kadar da büyümüşüm, daha dün onların durdukları yerdeydim, onların hayallerine, dertlerine ortaktım... 

Yeni filmler, müzikler bazen taktikler öğreniyorum kızlardan. Bu pazar örgü örmeyi öğrendim. Efe için bir atkı başladık, çıkış saatine kadar ben örgü ördüm, onlar benimle dalga geçtiler; Hale Abla öyle değil böyle tutacaksın, ama sen yanlış yapıyorsun ipi buradan geçireceksin, burası olmamış burayı sökeceğiz :(  Peki... Bol kahkahalar, çaylar, kahveler... Zaman zaman kıskanıyorlar bizi, biz dedirten yakınlığımızı, konuşmadan anlaşmamızı, her yaraya yara bantı yapıştırabilmemizi ve en çok da birbirimize olan güvenimizi... Çıkış saatinde Hale yeni bir puzzle almış, eve gidiyoruz puzzle yapmaya, puzzle yapmak Hale ye de bulaştı, Ersin bir parçayı bulamayınca sürekli eksik bu puzzle, kesin bir parçasını sakladınız diyor, Murat bozuk bu iyi yapamamışlar ya da bak biraz zorlayınca oluyor diyor, bitiyor puzzle tüm bu eğlenceyle. En çok da bitmiş puzzle ın üzerinde elimi gezdirmeyi seviyorum... 

Pazartesi umudum yine kırılıyor, bu biraz böyle gidecek galiba, umarım kısa sürer...