25 Aralık 2015 Cuma

melankoli

Merhaba,

Yapılan iyilik söylenmez dürtüsüyle büyüdüğüm için, gizli yapılanlara hayranlığım hala daha fazla ama bunları paylaşmadan geçemeyeceğim, yanlış anlaşılmasın siz de gönderin diye, beni mutlu etti sizi de etsin diye. Bizim buralara yakın bir sahaf açılmış, bahsettim mi bilmem, kapağı açılmamış kitaplar var, kokusu güzel olanlar da (evet yemekleri değil ama kitapları kokluyorum, bizim evde yemekleri Elmayra kokluyor). Malatya' da bir okul kütüphanesi için kitaplar aldım, hediye olduğunu duyunca sağ olsun sahibi bunlar da bizden olsun diyerek hediye etti 3 kitabı. Melankoli Sahaf, az bir zaman geçirdim ama keyifliydi, kediler, kitaplar, kahve, gülen yüzler, hoş da bir sohbet... Evden Efe' nin okuduklarından, sürekli kaybettiği için yenisi alınan, sonra kara delikten kayıp olanların bulunmasıyla çifter çifter olan kitaplardan, fazla sözlüklerden, biraz da 100 temel eser damgalı olanlardan aldım, iki büyük kutu hazırladım. Efe kolay vazgeçti kitaplarından nasılsa ben okudum, bunları da gönder dedi, ben hala vazgeçemiyorum, aslında saçmalıyorum, çok bağımlıyım. Gönderdim kitapları, kütüphanenin boş rafları geldi akabinde Meral Öğretmen' den. Yurtiçi kargo hafta içi her gün 12:00- 15:00 arası tüm gönderilerde % 50 indirim yapıyormuş, korkum kargo ücretinin kitaplardan fazla tutmasıydı ki hallettik gayet makul bir ücrete ulaştı kitaplar yerlerine. Bir blog da okudum, blog sahibi kıymetli bir iyiliğe dokunmak ister misiniz diye başlık atmıştı. Bugün okulun öğrencilerinden teşekkür mektupları geldi, ama nasıl içten, nasıl samimi nefis cümleler, günümün kalanını kurtardı bu mektuplar. Okuyan var mıdır bilinmez ama belki siz de kitap göndermek isterseniz diye buraya da yazayım dedim. 

Okul: Malatya Battalgazi Ortaokulu
İlgili Öğretmen: Meral Öğretmen (Soy ismini bilmiyorum)
Adres: Alacakapı Mahallesi Ziraat Meslek Lisesi Sokak No: 46- 1 Battalgazi- Malatya
Ne Alınabilir?: 5- 6- 7- 8. sınıflar için hikaye kitapları, Harry Potter serisi, klasiklerin çocuk versiyonları, Meb' in temel eser olarak onayladıkları, sözlük gibi gibi








Burası bahsettiğim melankoli sahaf :) Bu arada ben üç kitabı birden okuyorum. Okuyamıyorum aslında bu ne ya insanın çantasında üç tane kitap olur mu? Hangisini okuyacağıma karar veremediğimden üçünü birden okumaya başladım. Karar vermelerden de yoruldum iyice. Annem Amasya' ya gidecek, gitmek istiyor, bütün gün 10 defa konuşmuşuzdur, ne yapayım gitsem mi, gitmesem mi? Aaa siz mi benim çocuğumsunuz, ben mi sizin belli değil...

23 Aralık 2015 Çarşamba

Apocalyptica - Not Strong Enough (Feat. Brent Smith)




Şöyle bir kaç tane hoparlör koyup, ortasında oturup dinlemek istediğim şarkılardan biri olur kendisi. Çello sesine ayrı bir hayranlık duyduğum kesin bilgidir. 

19 Aralık 2015 Cumartesi

Koku Hafızası

Koku hafızası varmış gerçekten bizzat tespit ettim. Geçen yıl Mardin' e gitmiştim, orada kullandığım bir krem vardı. Bir yıldan fazla geçmiş üzerinden aynı kremi tekrar kullanmaya başladım. Bildiğin Mardin' deyim, o misafir evinin sabun kokan yastıkları geliyor gözümün önüne, zafaran çayının koyu kırmızı rengi ve hayalet badem tadı alıyorum sanki... Zeynep' in gülüşü, Ezgi' nin içtenliği, deniz sandığımız o mavilik geliyor nasılsa, Midyat gümüşlerinde kayboluyorum, Eski Mardin sokaklarında yürüyorum işte... Nasıl acayip bir şeymiş bu koku hafızası. Ses hafızası da var mıdır ki, hatırlar mıyım sesini... 






17 Aralık 2015 Perşembe

Babamdan İnciler



Bizim uzun zamandır bekar olan bir akraba var. Gerçekten uzun zamandır. Bir sevgilisi vardı ayrılmış yakın zamanda. Anlatıyor ayrılma nedenini, her gün aramıyormuş, iki günde bir arıyormuş!!! Uzun zamandır bekar olunca, tek taşı parmağına takma olasılığından nasıl olur da bu kadar kolay vazgeçer, eldeki sevgili bu nedenden bırakılır mı hiç diye tepki alıyor ablamız. 
Babam: Aferin iyi yapmışsın. Ben hanımı günde iki kez arıyorum, sevgilim olsa günde 3-5 defa ararım dedi!!! Şantiyeye gidince aramayı unutuyor, annem de bu işe baya bozuluyor, geçen gittiğimde ben de unuttum aramadım, ne varsa bu şantiyede herkes beni unutuyor diye sızlanıyor, iş var anne, toz var - nasıl bir tozsa, toz dediğin şöyle bir çırparsın gider, bu gitmiyor-, her yer pislik içinde, başka da bir şey yok...

Bizim köy düğünlerinden bahsettim mi bilmem, uzun sürüyor, gelin alma, gelin gezdirme, damat giydirme, halay, yemek verme, yine halay, kına gecesi, yeniden ve tekrar halay, düğün, son kez halay, ertesi gün duvak... Bu işler böyle çok yorucu olunca babam bu ne böyle bir daha da evlenmem demiş, herkes anlatır hala. 

Unutmayım diye yazdım, devamı gelir...

16 Aralık 2015 Çarşamba

Diş Doktorunun Eline Düştü!

Merhaba, 

Uzun zamandır ertelenen diş doktoru kabusu ile bugün yüzleşilir, bana kalsa daha ertelerdim de diş isyanlarda, kırıla kırıla bir hal oldu. Gerilim filmimizin ilk sahnesi başlıyor. Korkuyorum işte, o koltukta elini tutabileceğim kimse de yok yanımda. Panoramik filmi görünce heyecanlanıyor doktorcum, buradan bize çok iş çıkar diyor galiba, hani kara sinekler yapar ya ilginç bir hareket ön bacaklarıyla, ona benzer bir görüntüsü canlanıyor gözümün önünde, gülüyorum. Aman da aman ne kadar geveze bir doktor, sürekli konuşuyor, sorular soruyor bir de cevap bekliyor, bir de olmazsa olmaz kötü kötü espiriler. Su çekici tüpleri, kesici cihazları doldurmuş ağzıma, kurbanlık kuzu gibi yatıyorum, o da sorularına cevap bekliyor. Hale de diyemiyor Hande hanım şöyle böyle... Gözlüğünden neler yapıyor diye izliyorum, oh ne güzel izliyorsun bunlar fiyata dahil değil ekstra diyor, ne izleyeceğim ya kan revan içinde bıraktın her yeri... Hiç konuşkan değilsin Hande, biraz sohbet edelim!!! Ağzını sakın kapatma bir yıl açık kalsın diyor, kendi kendine kabul ediyor kötü espiriydi daha iyisini yapabilirim, sonra da iki yıl açık kalsın diyor... Hahaha. Şarkılar söylüyor, hadi sen de eşlik et bilmiyor musun bu şarkıyı... Canımı acıtıyor, elimi kaldırıyorum çak yapıyor. Böyle bir saat geçirdim, şimdi ise yanağım davul gibi... Diş doktoruna elini kaptıran kolunu kurtaramazmış misali iki gün sonra tekrar buluşacağız, umarım bu muhabbet tez ayrılıkla sonuçlanır. 

Biri var, özür borçluyum deyip de özür dilemediğim. Özür dilerim, beş yıl öncesi için, söz verip de gitmediğim için.

Not: Herkesin elinde bir küçük prens, çizerken küçük prens, okurken küçük prens, dizilerde bile küçük prens!!! Nedir bu küçük prens hayranlığı, hıhh momo daha güzeldi bence...

7 Aralık 2015 Pazartesi

Geldim

Ben geldim, hoş geldim ama çok da hoş bulmadım. Sorunlar, sıkıntılar, finansal kiralamalar kaldığı yerden devam ama ufak bir mola vermek iyi geldi. Seminer baya başarılıydı, konsolidasyon ancak bu kadar anlatılırdı, sıkmadan. Beşiktaş' ta bir otelde kaldık, seminer de aynı oteldeydi. İtiraf ediyorum, cuma akşam yemeği için otelden Beşiktaş çarşısına koloniler halinde yürüyen bizdik. Yazık teyzelerden biri akşam yemeği denilince giymiş topuklu ayakkabılarını, siyah, biraz kadife biraz dantel elbisesini oldukça zorlandı yürümekte. Taksi durmadı, duran taksi de gideceğimiz yeri beğenmedi, bana iyi geldi yürümek. Fena değildi gittiğimiz yer, benim dışımda herkes bol rakılı ve şaraplıydı, bizim profesörü oynarken gördü gözlerim, gördüklerine inanmakta güçlük çekti. Bir gül bir insana kaç kez verilebilir onu gördüm, aynı gül, otele dönerken döndükten sonra her yarım saatte bir, orada bulunan tüm kadınlara tekrar ve tekrar... Ne kadar da centilmenim cümleleri de sürekli kendi ağzından dökülünce baya itici duruyor, insan kendini övmezse çatlarmış. Cumartesi akşamı Esinciğim beni almaya geldi, Ankara' ya dönmek zorunda olanlar kıskandılar. Esin Bostancı' da oturuyor, ahh ne kalabalık, ne kadar çok insan var, nefes alamıyorsun ki... Hani herkes konuşur, sen susarsın da, her nesnenin canlının çıkardığı bir ses vardır da sen kıpırdamadan durursun, kulağında büyük bir uğultu olur ya, bildin değil mi, işte tam da o uğultudan bahsediyorum, oldukça yorucuydu, bir çığlık atsan kimse fark etmezdi seni. Merak etme, çok sakin bir yere götürüyorum seni dedi arkadaşım, gerçekten de öyleydi, eve yürürken biz, sokaktaki tek ses benim bavulun tekerleklerinin çıkardığı iç gıcıklayıcı sesti. Yasemin teyzemi görmeyeli 15 yıl olmuş, Esin ile arkadaşlığımıza 25 yıl, biz kapıdan girip çıkarken, 13- 14 yaşındaki halleriniz geldi gözümün önüne dedi Yasemin Teyze... Ne güzel çocuklardık biz. Zili çalmazdım da kapıyı tıklatırdım ben hep, anlarlardı Hale Esin' i görmeye ya da dışarı çıkarmaya gelmiş. Eskilerden, komşulardan, kim kiminle nerelerde onlardan konuştuk işte bol bol, iyi geldi Yasemin Teyzeye. Pazar günü hava mis, deniz kenarında yürüdük, bisikletliler onların yolundan yürüyorum diye kızdılar ama keyfimi kaçırmadılar. Dedim ki, bir fırsat olsa, eğitim, seminer, sertifika programı artık ne olursa şöyle bir kaç ay yaşasam İstanbul' da, kim bilir olur belki, işler yolunda gittiği bir zaman. Sultan Ahmet' e hiç gitmedim ben deyince, oradaydık işte. Esin en çok Cafer Ağa Medresesini severmiş, önce oraya gittik, sessiz, sakin huzurlu bir yerdi, ney ve ebru dersleri veriliyormuş. Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet Camii, Ayasofya, başka medreseler, İstanbul Üniversitesi, yangın kulesi güzelsin İstanbul. Gözümün önünde de hızlı hızlı kanat çırpan, sonra geriye doğru süzülen martılar kaldı. Gece otobüsle döndüm Ankara' ya, Ulusoy 32 numaralı koltuk nefret ettim senden. Uyuyamadım, şimdi ise göz kapaklarımı kaşlarıma mandallamaya çalışıyorum...
 



1 Aralık 2015 Salı

Bir Aralık İstanbul


Merhaba,

Yoğun hallerim, sürekli karar vermelerim, herkes ve her konuda bilgi sahibi olmalarım ne kadar istemesem de devam ediyor. Her şeye koşmaktan kendime kalamıyorum. Bağımsız denetim konusunda hala kararsızım ama zaman o yönde ilerletiyor ayaklarımı, bu hafta sonu konusu bağımsız denetim olan bir eğitim programına gidiyorum, yok ben ayarlamadım, sadece denk geldi. Cuma ve cumartesi günü eğitim var, pazar günü çocukluk arkadaşımla gezmeler. İyi gelir o bana, nefes alırım biraz. Zaman zaman ani çıkışlarım oluyor gereksiz sorulara, kızıyorlar, ne kadar sabırlı olsam da sabırsız zamanlarım çekilmez oluyor biliyorum. Geçen hafta sonundan bahsedeyim, cumartesi günü öğleden sonra dörde kadar ofisteyim, sonra Efe' nin arkadaşı Alex bizde kalacak onu alıyorum, eve gidiyoruz, biraz vakit geçiriyorlar, 19 da basketbol antrenmanları var oraya gidip geliyoruz. Pazar sabah erkenden maçımız var, 8' de evden çıkıp Altındağ Spor salonuna ulaşıyoruz, maç heyecanlı ve alınan galibiyetle keyifli bitiyor, annem ve Efe' yi eve bırakıyorum, Efe' nin başka bir arkadaşına matematik çalıştırmaya gidiyorum Bahçelievler' e, sonra imzalanması ve düzeltilmesi gereken bir evrak peşinde koşuyorum, pazar günü kargo şirketleri açık olmadığı için evraklarımı terminalden otobüse bindiriyorum. Sonra Aslı' yı alıyorum, biraz algım dağınık, oturuyoruz bir yerlerde, onun bir arkadaşının kitabı çıkmış, zira fazlasıyla kıskanıyorum kendisini, hadi Hale, başla Hale, yaparsın Hale cümlelerini sıralıyor ardı arkasına... Benim devrelerim yandı yanacak Aslı, kim bilir, zaman ne gösterir, kısmet vs gibi yuvarlak cümleciklerimi ekliyorum. O karar verememekten bense her şeyin kararını vermekten, şikayet ediyoruz işte karşılıklı, aslında sıkıntı tüm hayatımızın beş kilometre etrafında dönmesi. Bazen rutinin huzuru çoğu zaman  da üzerindeki sorumlukların ağırlığı çiziyor işte bu beş kilometreyi, farklılıklara cesaret edemiyorsun, edemiyorum. Sonra annem bir yerlere gitmiş, al beni diyor, onu alıyorum, nihayet evdeyiz. Efe matematikten 16 aldı, (20 lik sistem kullanıyor okul) matematik konusundaki popülerliğim oradan geliyor. Bu cuma bir sınav daha var, denklemler çalışıyoruz her akşam. Fransızcam iyice ilerledi, okuduğunu anlama konusunda, çok iyi matematik problemi anlıyorum. Efe sürekli ablam seni çok seviyorum biliyor musun diyor, biliyorum ve bu bana çok iyi geliyor. 
Evin doğal gaz kartını kaybettim, hükümsüzdür. Evet anladığın üzere doğal gaz kartı da bana zimmetli, bitmesi, yeniden doldurulması da benim sorumluluğumda. Bütün evi, ofisi, o kalabalık çantayı arıyorum bulamıyorum. En son kitap ayracı olarak kullandığımı hatırlıyorum, son okuduğum kitapların arasına da baktım yok. Dün akşam annem buldu, yine kitapların arasından, benim gözüm bozuk, bildiğin körüm işte... Görebilmem için seni sürekli etrafımda olman gerek. 
Annemin halı derdi beni öldürür, öldürmez de süründürür. Yine yeniden bir halı macerası, en küçük metrekareye bile uygun halı vardır bizim evde, boş kalamaz o metrekareler, mutfağın halısına zeytinyağı dökülmüş, temizlenmemiş yenisini alacağız, her fırsatta şuradan bir halı baksak, bugün sabah beğendi bir tane, akşam alacağım, acelemiz mi var, evet, perşembe günü hanımlar toplantısı bizim evde, o güne yetişmesi gerek mecbur. Zaten sevmem halıyı, evim olursa halı almayacağım hiç bir yerine. Gerçekten uçan bir halı çıkarsa, alırım, o başka.

Ben bir İstanbul' a gidip geleyim, diğer hafta sonu için Saruhanlı var, malum kaçan personelin yerine biri daha bulunamadı... 

Not: Günün birinde, bir köşeyi dönerken, çarpışıp kitaplarımın düşeceği hayali, artık elimde kitap taşımadığım gerçeği ile yüzleşti. 

24 Kasım 2015 Salı

Artık Şantiyeler Benden Sorulur

Merhaba,

Dolu dolu geçen üç günün ardından yeniden masamın başındayım. Şantiyedeki ön muhasebe personeli kaçmış, işler başa düşmüş, vurduk kendimizi yollara. Perşembe gecesi otobüsle gittik, yol arkadaşım otobüs kalkmadan, kafasını cama koydum koyuyorum derken uyudu, inene kadar da uyanmadı, mola dahil. Bütün 3 günü tozlu bir konteyner da geçirip toparlamaya çalıştık, bitmedi, bir sonraki hafta sonu yine yeniden Manisa dayız. Kaçan elemanın çekmecesinden bir paket küflenmiş höşmerim çıktı, kelebekler (güve- ben nedense kelebek diyorum onlara) basmadan bulduk da attık. Ne çok işimiz var, ne kadar az zaman. Son gün Saruhanlı' dan şantiyeyi kendi kendimize bulabildik. Saruhanlı küçük bir yer, kopyalama merkezi bile yok, aynalı bir fotokopi makinesiyle iki klasör evrak çoğalttık, kırtasiye sahibiyle arkadaş olduk, çaylar kahveler geldi gitti, oturuldu kalkıldı, güneş battı ancak bitti bizim fotokopiler. Ne desek gülen bir amca vardı karşımızda, açıklamasını da yaptı, aman ha yanlış anlamayın ben her şeye gülerim, ha ha ha. Ne hoş sürekli gülebilen insanlar görmek, geçenlerde şekerim 50' ye düşmüş ha ha ha, kızım biz de o dediğin zarflardan yok ha ha ha, yeni kent kart gelmiş Saruhanlı' ya kabul günü gibi, herkes kent kart almaya geliyor, bizim amca kent kart da satıyor tüh yanlış düğmeye bastım ha ha ha... Şantiyede ofiste olsa her yer toz, ilk gün elimi kolumu koyamadım da bir yerlere ikinci gün alıştık, toza toprağa. Oteldeki banyo çok güzeldi, bir evim olursa ileride kesinlikle o banyodan yaptıracağım. Ahh bir de lobiye koymuşlar 1000 parçalık puzzle, gelen misafirler yapsın diye, ikinci gece başından zorla kaldırdım kendimi, hatta konuştum kendimle ikna ettim ertesi sabah erkenden iş var, uyanamazsın diyerek... Kendi kendine konuşmak değil de soru sorup cevap almak delilik alameti imiş, hadi hayırlısı. Yol kenarında bir yerde öğle vakti kahvaltı yaptık, biz şantiyeye sabah 7' de gittiğimiz için bizim kahvaltı vaktimizde açılmamış oluyorlar. Kahvaltı ile aramızda gizli bir aşk var, çok buluşamıyoruz diye midir bilinmez ama Ege etrafında kahvaltı ayrı bir güzel, bal kabağından reçel yedim, kireçte bekletiyorlarmış süperdi :) Uyumasıyla dalga geçtiğim yol arkadaşımın ahı mı tuttu ne dönüşte İzmir' den uçağa bindik, uçak kalkmadan uyudum, koridorda sert adımlarla hızlı hızlı yürüyen, geçerken çıkardığı esintiyle gelen hostesin parfüm kokusuna gözlerimi araladım ama uyanmadım. Benim üç arkadaşım Türk Hava Yollarına pilot oldu, belki bir yolculukta denk gelirim birinden birine diye babama söylüyorum.
-  Nasıl senin arkadaşın oluyorlar, pilotaj okumadılar mı?  
- Yok ikisi iktisat mezunu biri de makine mühendisi sonradan eğitim aldılar diyorum.
 Babamda büyük bir sessizlik.
- Sanıyorum ki aferin çocuklara diyecek. Artık uçağa hiç binilmez, baksana Hale' nin arkadaşları pilot olmuş!!! 

Babam korkar uçaktan, ya ne var ki baba büyük rahatlık, ben kara adamıyım kontrol bende olacak diyor. Ne olacak ki bir havalanırken bir de inerken sıkıntı, sonrasında bir şey yok. Siz anlamıyorsunuz diyerek azarlıyor, o uçağın motorunun sesini dinliyormuş, pilotun yaptığı hataları ve uçaktaki arızaları motorun çalışma ritminden anlıyormuş!!! Öyle olsun :) 

12 Kasım 2015 Perşembe

Allah Bahtımdan Güldürecek

Merhaba Sevgili Okurlar,

Hoş okunuyor muyuz, okunmak istiyor muyuz emin değiliz ama sitemeter daki Rusya sağ olsun, yalnız olmadığımızı hissediyoruz arada sırada. Niye çoğul yazdığımı sorma ben de bilmiyorum, ben ve web günlüğümden bahsediyorum sanki... Okunmak istiyoruz ki yazıyoruz yoksa yazdıklarımız günlüklerimizde sararsa da olur. Eskiden kimse değilse de, onun okuduğundan emin olurdum, artık değilim. 

Neyse, bugünkü konuğumuz Reyhan Teyze. Bizim uzaktan bir akrabamız olur kendisi, annemden teyit ettim, tam olarak dedemin annesinin amcasının kızı (düşündüm bu akrabalığı söylemenin daha kısa bir yolu yok böyle işte). Ayrancı' da yaşıyor, 35 yaşındayken eşi vefat etmiş iki çocuğuyla yalnız kalmış, eşsiz kalmış. Son geçirdiği ameliyatlar nedeniyle evden pek çıkamaz oldu, biz gidiyoruz ziyaretine. Yalnız yaşıyor Reyhan Teyze, ağzı bazen bol dualı bazen de bol küfürlü. İstanbul' da yaşayan, bir türlü geçinemeyen, annesinden para almazsa rahat edemeyen bir kızı var, ablamız 56 yaşında. Reyhan Teyze ayda bir arar, kızım bizim kızın yine parası yetişmemiş, bize uğrada sen yatırıver. Ayarladım ben parayı 15 tane yüzlük, salondaki sehpanın altına koydum, sen ne zaman uygun olursan gel, Allah senden bin kere razı evladım, senden de razı olsun Reyhan Teyze.  Hale, en iyi sen bilirsin daha on beş gün oldu para göndereli bu kız parayı yetiştiremiyor, arabayı servise götürecekmiş, ben üç ayda 3.600 alıyorum, ayda 1.200 yapıyor, ben ne yapayım nasıl yapayım da ona para göndereyim, kuruttu beni, anne para, anne para, benim etim ne budum ne, merkez bankasıyım ya ben... Akşamdan gidilir, Reyhan Teyze' nin hazırladığı paralar alınır, ertesi gün sabah erkenden kızına gönderilir. Ay evladım ben 87 yaşındayım, bu halimle bankaya gittim, fon bozdurdum, yolda bulsan da say demişler, say, 15 tane yüzlük. Allah bahtından güldürsün, Allah ne muradın varsa versin, baban efendi annen hanım sen de çok hanımsın, kıymetini değerini bilecek senin gibi birini çıkarsın Allah karşına, hep mutlu hep ferah olasın, çoluk çocuğundan iyi gün göresin, Allah işini gücünü rast getirsin, Allah babana kolaylık versin, işi zor, hep hayırlı olsun, tuttuğunu altın etsin, ayağına taş değdirmesin, sırtı yere gelmesin... Her sabah Yasin okuyorum ya ben hep dedelerine gönderiyorum, çok iyi insanlardı, Allah ruhlarına ulaştırsın. Bütün duaları topladım sırtım yere gelmez, sağ ol Reyhan Teyze bu bana bir ay gider. Para almaya değil de bahtımdan güldürmeye gidiyorum ben Reyhan Teyze' ye. Bazen vaktim oluyor bol dualı sohbet ediyoruz, Suadiye' de denize girdiğinden, vefat eden eşinden, kızından, torunlardan konuşuyor. Oğlunun ayrıldığı iki eşten bahsederken biraz küfürlü :). Ahhh bir de masanın altında bir fotoğraf var, onu gösteriyor her gittiğimde. Oğlunun ilk kız arkadaşı, doktor çıkmış. Ahhh kızım ben nasıl istedim onu, bu oğlan istemedi, bak başına gelenlere, ne güzel kızdı, hala arar beni, hiç evlenmemiş, hala sever oğlumu, acıklı gelir bana masa örtüsünün altındaki fotoğrafın hikayesi. Ayrılırken cebime şeker, çikolata dolduruyor, ben apartmandan çıkıyorum onun sesi geliyor hala, Allah bahtından güldürsün evladım. Amin. Unutmadan, bir de sabah namazları sana ayrıca dua ediyorum kızım istisnasız her sabah, karşına senin gibi yüzü gülen, iyi biri çıksın diye. Var mı bir şey? Varsa söyle. Dualar kabul oldu mu diye de meraklanıyor işte :) Birinin duasında bulunmak huzurlu bir şey...

Son olarak size bir sır vereyim, gideyim. Benim Enson adında bir dayım var, aslında babamın dayısı, bir ağacın gölgesine arabasını park edip, güneş batana kadar gölgeye göre arabanın yerini değiştiren bir adamdır kendisi. Adının Enson olmasından da acı olan kısım en son olamamasıdır, ondan sonra bir de Mustafa Dayı doğmuş!!!

Not yazmazsak olmaz. Efe' nin matematik sınavı çok iyi geçmiş, 20 üzerinden 15 ve daha yüksek bir not alırsa bilgisayar alacakmışım ona. Çok pahalı bir pazarlık oldu, pazarlık yapmaktan ne anlarım ne de severim, ofiste öyle işleri Özcan Abi hallediyor sağ olsun.
















7 Kasım 2015 Cumartesi

zaman



Her sabah bir sayfa daha eksilip gidiyor ömrümden. Ne güzel şarkısın sen... Takıntım zamana. 
Efe, salatalık misali her gün biraz daha uzuyor, sesi kalınlaşıyor, 45 numara ayakkabı giyiyor, ben babaanneler gibi her gördüğüm uzun boylu ile Efe' nin boyunu ölçüyorum. Seni de geçmiş dediklerim de var, çok az kalmış dediklerim de. Beni geçeli çok oldu, bir kafa fark var aramızda. O büyüdükçe biz yaşlanıyoruz. Ahhh zaman ne kadar zalimsin. Bu yaş ile ilgili hayallerimi düşünüyorum, henüz hiç biri gerçekleşmemiş. Büyüdükçe hayal kurabilmeyi mi unutuyoruz. Ben küçükken geceleri o yıldızdan bu yıldıza atlardım, güneşin ortasına bakmaya çalışırdım, ayın etrafındaki parlak halkaydım zaten... Aklım hep havadaymış, gökyüzünde... 



5 Kasım 2015 Perşembe

Ersin Bey


Dün Ersinciğim beni ziyarete geldi. Farkında mısınız son on yıldır böyle takılıyoruz, aynı arabada üçümüz, bir yerlere gidiyoruz bir yerlerden geliyoruz, sakın evlenmeyin kızlar böyle iyiyiz diyor. Ersin, Benjamin Button misali hiç yaşlanmıyor ki, yaşlanan biziz. Yaşlandık demişken, altı yıl öncesine ait bir fotoğraf ve bir msn konuşması buldum eski bilgisayarımda. Genciz, güzeliz, ışıl ışıl parlıyoruz. O, hiç yanımdan ayrılma istiyorum demiş, ben bir eşeklik edip kalbimi kırmazsan gitmem bir yere demişim, söz vermiş ve sözünü tutmamış. Masal da burada bitmiş. Tüm güvensizliğim size, sözlerini tutmayanlara, sayenizde hiç kimsenin sözüne güvenmez olduk ve bu kısım ayrı bir tez konusu. Ersin' nin her zamanki gibi gülleri elinde bir tane benim için bir tane Aslı için. Hale evlendi de ona çiçek almaktan kurtuldum diyor sonra gülerek. (Bu cümledeki Hale ben değilim, karışıklığa mahal vermeyelim). Yazımızın konusuna gelelim. Ersin' i bir kızla tanıştırmışlar. Dudu. Dudu ismine hatta Güleser (bizim komşumuz olur kendisi) ismine bile şarkı var. Nereden çıktı şimdi bu şarkılar diye sorma hala kıskanıyoruz isme yazılan şarkıları. Kızımız İstanbul' da sınıf öğretmeni, bizimki Uşak' da devletimin memuru. Gider kızla tanışmaya, üç gün önce telefon numaraları alınır bir kaç mesajlaşma ve sosyal medyadan birbirini takip etme. Bir alışveriş merkezinde buluşulur, güzelim İstanbul' da gidilecek o kadar yer varken neden alışveriş merkezi olur buluşulan yer anlamadım. Kızımız annesi ile gelir, annesi alışveriş yaparken bizimkiler konuşup, anlaşacak birbirlerini tanıyacaklar, aradaki paravan açılacak işte. Annemiz neden gezinir bilinmez, kızı kaçırır mı ki Ersin ya da bir tokat atıp ben senin bildiğin erkeklerden değilim mi der? Neden bekler ya, bu kız yol, iz mi bilmez, geldiği gibi dönemez, evinin yolunu bulamaz mı ki? Neyse konuya dönelim, her daim samimi olan dostumuz senli benli konuşmaya başlar, kız da resmiyet tavan, o sizden yanadır konuşmada. Nasılsınız iyi misiniz sohbetleri bittikten sonra kız başlamış kafasının içinde onu bu tanışmaya iten en velinimet soruları sormaya. Evlendirme programımız tüm heyecanıyla karşınızda, keşke bizi de izleyici olarak alsalardı, eğlenirdik. 

- Ne kadar maaş alıyorsunuz Ersin Bey?

- Eviniz, arabanız var mı Ersin Bey? Ben araba kullanmayı bilmiyorum, arabam da yok ama bu devirde, evliliklerde araba şart Ersin Bey!!! (Evlenene kadar dolmuşa bindin de incilerin mi döküldü ya da otobüslere evlileri almıyorlar mı canım?)

- Ersin Bey ben facebook profilinizi detaylıca inceledim, fotoğraflarınıza baktım, yorumlarınızı okudum, arkadaşlarınızın sayısını dikkate aldım. Siz biraz alkoliksiniz!!! Bu benim kabul edeceğim bir şey değil, sizin memlekette de çok bar var zaten. O ne be!!! Madem öyleydi ne demeye buluştun ki! Haklısınız kuzum, siz nasıl isterseniz öyle olsun, ben sizinle bir izdivaç için bütün sosyal hayatımdan vazgeçerim mi desin? Dostumuz ben sosyal bir içiciyim, arada sırada konsere, tatile vs gidince içerim dese de kızımız tatmin olmamış bu cevaplardan. Yalnızlığımız kaldığı yerden devam. 

Sonrası mı, öyle işte güldük, eğlendik, Aslı' nın ruj çantası kaybolmuş ona üzüldük, Kırık Plak diye bir yer varmış, çok güzelmiş, oraya gidelim kırık kalplerimiz tamir olur belki dedik. Sonra vazgeçtik, kendi yaralarımızı kendimiz sarmayı öğreniyoruz ya, sardık öyle alelacele, dağıldık sessizce. 




3 Kasım 2015 Salı

Dertsiz :)

Merhaba,

   Bu ara çanta taşımadığım günleri özlüyorum. Ne çok yüküm var. Çantanı karıştırabilir miyim diye soran bir ufaklık sayesinde döküldü çantamın içi. Bu kadar eşya nereye konur da çantasız gezilir bilemedim, önerilere açığım. Cep telefonu olmazsa olmaz, o yokken ne güzelmiş hayatımız, babam şehir dışındayken telefon sürekli gözümün önünde, berabersek eğer kim bilir nerede çünkü babamın dünya ile iletişimin merkezinde hala ben bulunuyorum. Dairesel iletişimin merkezinde devreleri yanmak üzere olan moderatör benim. Annen nerede, Efe ne yapıyor, şu ne oldu, bu ne oldu, ilaçlar, kredi kartları, telefon rehberi, hava durumu, uçak bileti, otel rezervasyonu, onun için bir Siri' den farksızım. Babamda bir şeylerden haberdar olamama sendromu var galiba, dolayısıyla bende de. Sayesinde tam bir kontrol manyağı oldum çıktım, hadi hayırlısı. Cep telefonunu konusu açılmışken bir de whatsapp çıktı olmazsa olmazımız. Kurulan bir sürü grup gelen bir dolu ileti, akşamdan sabaha 700 gördüğüm olmuştu, biliyorlar artık okumadığımı da özet geçiyorlar benim için. Bir kitap, bu aralar çantamızda sürünen kitabımız Kuyucaklı Yusuf, aslında sevdim ben hikayeyi ama her ne kadar çantada taşısam da zaman zaman bizim evdeki kara deliğe düştüğü oluyor ve onu bulmak, kaldığın yeri hatırlamak ve hikayenin tekrar kahramanı olmak zaman alıyor. Kimse okumasın, bulmasın diye çantada taşınan son günlük, ofis notları için ondan daha küçük bir defter ve bir kalem vardır ama gerekli olduğunda nedense bulunamaz ve çantaya bir iz bırakır mutlaka. Bir sakız kutusu, bir büyük parfüm şişesi, bir ağrı kesici, babam için bir şeker ilacı, el kremi, usb, cüzdan, bir çift küpe, ufak bir makyaj çantası, öylece atılmış bozuk paralar ve 3 anahtar çantanın içindeki kara deliğe düşer, gerektiğinde tüm çanta boşaltılır ancak ulaşırsın doğru anahtara. Bunların dışında fişler, bizim evden birilerine ait reçeteler gibi birbirlerinden alakasız kağıtlar ve bir at kestanesi var. Ne alaka diye sorma, uğurlu olduğuna inanan bir tanıdığım koydu çantama, henüz bir uğrunu göremedim. Bir de vazgeçilmezim Johnsons Baby Ocean kolonya, üniversite zamanından beri taşırım kendisini çantamda ama o her defasında aynı kazığı atıp dökülür, buram buram kolonya kokuturuz her yeri, ileride kullanılmak üzere saklanan fişler hariç pek de zarar vermez etrafına, severim ayrılamam. 15 yıldır kullanıyorum kapağı döndürmeli olanı çıkarmadılar, yarım şişe kolonyayı çantasının içine boca edebilen bir ben varım sanki. Başka ne varmış diye kontrol ettim, ıslak mendil ve bana ait olmayan bir parça, bir şeyleri bir yerlere taşıma görevimiz kaldığı yerden devam ediyor çünkü. Bugünkü konuğumuz annemin telefonunun şarj cihazı, dün bir yerde unutmuş bugün sabah gidip alındı akşama teslim edilecek. Son olarak bulunan her boşlukta sakızların boş kağıtları ve iki haftalık kullanımla sapını kırdığım, tamire gideceği günü merakla bekleyen gözlüğüm bulunmakta... (Gözlük kullanmak ne kadar da zormuş, sürekli pisleniyor temizlemek gerekiyor, istediğim temizliğe de bir türlü ulaşamıyorum ve en sinir bozucu olayı da sıcak şeyler içerken buhar olması!). Evet omuz ağrılarımın tek sorumlusu bu çanta... Çocuk merak etmekte haklı, yerinden kalkmayan kütük gibi çanta bir sihirbaz edasıyla ne var ne yok çıkardı çantanın içindekileri. Mutlu oldu, eğlendi oyalandı.

Bu sabah kek getirdim ofise ben yaptım dedim, inanmadılar. Mutfakla aram ne zaman düzelir bilinmez, bir ayrılık şart. Ne zaman ben ayrı bir eve çıkayım artık desem, Efe ben seninle gelirim, Elmayra bana ne ben de seninle gelirim, annem ben babanızla yalnız kalmam ben de gelirim diyor. Babama bu fikirden bahsetmedim o da benimle gelmek isteyebilir! Hal böyleyken ayrılamıyoruz ben de kek yapmayı öğrenemiyorum işte... 

Not: Geçenlerde Kızılay' a gittim. Yol ortasında bir satıcı başında bir sürü kalabalık bağırıyor dertsiz, dertsiz, dertsiz. Bu dünyada dertsiz olan neymiş, kimmiş kalabalıktan göremiyorum ki. Aaaa masa örtüsüymüş bilmeyene. Dertsiz= Leke Tutmaz demekmiş öğrendik. 

Not: Bir klima firması bir haftadır yorum yapmaya çalışıyor yazdıklarıma, sıcak sevmediğimden değildir herhalde de nereden buluyorlar ki bunlar benim yazdıklarımı... 

19 Ekim 2015 Pazartesi

Sonbahar

Merhaba,

Nasılsınız? Ben çok iyiyim, süperim, uzun zamandır bu kadar huzuru bir arada görmemiştim. Keşke fırsat olsaydı biraz daha kalabilseydim, hatta mümkün olsa bir kaç ay yaşasam Fırtına Vadisi' nde ya da Goboca' da ya da o hayran kaldığım Palovit Şelalesi etrafında... Cuma günü Rize deydim, doktorcuğum aldı bizi, doymaya odaklı Rize çıkartmamız Ardeşen' de yenilen nefis tostlarla başladı. Zilkale ye gidiyoruz sonra, yolda gördüğümüz her köprü başında durup fotoğraf çektiriyoruz, fotoğraf çekmeyi ve çektirmeyi sevmeyen ben sınırlarımı zorladım. Hava biraz bulanık, yağmurlu, yaylalar kapanmış ama keyfimiz yerinde yağmur da seviyoruz nasıl olsa. Zilkale de ilk Muhlamamızı yiyoruz, tereyağ gölünde yüzüyor köpüklü köpüklü geliyor, ne çok yağ var derken 10 dakika sonra bir damla bile kalmadı tavada.


burada keyif yapan bir kedicik vardı ama onu fotoğraflamayı unutmuşum...






Burada yatan minik bir kedicik vardı ama onu fotoğraflamayı unutmuşum... Zilkale muhlama durağı :) 











Yürüyoruz yeşilin her tonunda, bazen zıp zıp zıplıyoruz. Baktığım her yer yeni bir kartpostal, bu kadar güzel olunmaz ki! Hayatımda sahip olabileceğim en sevgi dolu, eğlenceli, komik, cana yakın, on parmağında on marifet ender nadir bir arkadaştır doktorcum. Hani konuşmadan anlaştığın, zaman geçse araya mesafeler girse de en son bıraktığın yerden devam ettiklerin var ya onlardan işte...  İlişkiler konusunda tam bir odunsun kabul et dedi. Hatta sen anlattıkça odun dediklerime haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım bile dedi. Doktor diyorsa vardır bir bildiği, görünen köy kılavuz istemez misali kabul ettim sessizce ama nasıl düzelir bu durum bilemiyorum. Teşhis konulduğuna göre bir de reçete verirsin değil mi doktorcuğum? İlaç tedavisi yok kendi kendine öğreneceksin, sen düzelteceksin sivri kenarlarını, kaldıracaksın dikenli tellerini... Korkunun ecele faydası yok üzülmeyim, kırılmayım, dağılmayım diye ne çok ertelemişsin hayatı...




Güzeller güzeli Goboca' dayız üniversiteden bir arkadaşımın ailesi işletiyor. Açıldığı tarihten beri fotoğraflarına bakıp bir gün buraya gideceğim diye hayalini kurduğum yer. Cumartesi sabahı hava mis, geceden haber verdi yıldızlar, uzun zamandır o kadar yıldız görmemiştim... Böyle bir sabaha uyandık, kuş sesleri ve birbirinden güzel kelebeklerle... Tertemiz, sıcacık, kendi evimiz olsa o kadar rahat ederdik. Yemeklerimizi Fatma Teyze hazırlıyor, bir gün lahana çorbası, bir gün lahana sarması, nefis sütlaçlar, un helvası, daha neler neler... İbrahim Amcanın sohbeti de Fatma Teyzenin yemekleri kadar tatlı. Naif insanlar cumartesi gece Goboca' ya dönüş gecikince merak edip aradılar bile nerede kaldınız diye... Doktorcuğum sobanın başında örgü ördü, özendim kim bilir belki bu kış denerim ben de...






Goboca' nın etrafında bulunan safran çiçeği, eve de getirdim bakalım tutacak mı? İnsanın ömrü uzar burada...









Palovit Şelalesi, merdivenler baya ürkütücüydü ama sağ olsun kızlar cesaret verdiler de bu güzelliğe yakından bakabildim. Garip bir huzur var, suyun sesinden başka hiç bir ses yok... Sonrasında bu kadar ıslanmak boşa gitmesin diye Fırtına Deresine rafting yapmaya gittik. Vadi gölgede kalmıştı, buz gibi Fırtına, dalgalarıyla ıslattı hepimizi, dondurdu ayaklarımızı... Heyy- Hoop sesleriyle kürek çektik bol kahkahalı. Şömine başında ısındık sonra. Vadiye karşı bir kaç bardak çay içtim ben. Kafamın içindeki sesler gördükleri manzara karşısında sus pus oldular. Oh be dünya varmış, ne güzel şey, fonda kara deniz türküleri ben öyle Fırtına' yı izliyorum işte... 







Şimdi dallarında sincapların yaşadığı mutlu bir ağaç yapalım, şuraları küçük canlıların yaşadığı renkli çalılarla süsleyelim, tepelere kar yağsın, mutlu insanların yaşadığı sevimli dağ evleri yerleştirelim, en çok da huzur olsun. Bob Ross yolun buralara düşmüş olmalı... (Amlakit Yaylası burası). Gördüğümüz her tepeden bir ev beğeniyoruz kendimize, beton yapılara küfür ediyoruz... Üç kız o dağ senin bu yayla benim geziyoruz işte, dar yollarda ben iç çekiyorum gülüyorlar, taş değse arabaya ah diyorum daha çok gülüyorlar... Az kalsın unutuyordum telefonun çoğu zaman çekmemesi de ayrı bir huzurmuş :)



Sevdim ben Rize' yi, tekrar gitmek gerek, Tubacığım bir süre daha orada yaşayacak zaten, bulduğun her fırsatta kaç kaç gel dedi, kışın da güzel buralar, mayıs ayında kar suyu kaçmış Fırtına' da yine rafting yaparız. Renkleri solmuş kalbim aydınlandı, ruhum hafifledi, Rize' de sonbahar çok iyi geldi bana. 


Ne çok şey yaşamışız üç gün boyunca, dolu dolu geçmiş her dakika, anlattıkça anlatasım geliyor, yazdıkça yazasım. Üç gün değil de daha çok kalmışım gibi... Zaman işte bazen sonsuzmuş gibi, bazen de o an sadece...



Not: Rizeliler çekirdeği de çok seviyor, Rize sahilde yürüdük biraz, çekirdek kabuğu düşmeyen bir milimetre kare bile yoktu!!!

3 Ekim 2015 Cumartesi

Yalnız Olamamak bu ara derdim...

Merhaba,

Ne kadar şikayetçi insanlarız! Ben öyle olmadığımı düşünsem de öyleyim işte... Yalnız olmaktan şikayet ederken bu aralar yalnız kalamamaktan şikayetçiyim. Kafamın içinde konuşan bir sürü ayrı ses var. Onu yap, bunu getir, şunu götür, şu işi de yap tamam olacak, yok bitmedi çarşamba geçsin, pazar gelsin, o sınava gireyim, bundan ders çıkarayım, ona haksızlık etmişim, bunu kırmışım, onu affetmemişim, nedenmiş, niyeymiş, keşke imiş... Ya bu liste o kadar uzun ki ruhunuzu daraltmayalım, susmuyorlar ki bir yalnız kalayım. Şu an yazıyorum ama sanmayın aklım sizde, aklımdakilerden örnekler vereyim mesela aklımın bir kısmı Efe de onun okunacak bir kitabı, bir svt sınavı ve 7 ekime bir matematik sınavı var, yarın gidilecek bir kahvaltı, annem yok yapılacak iki makine ütü, bugün gidilecek bir doğum günü, işler güçler şantiye kurulumu, ödemeler, çekler senetler ayrı bir paragraf halinde listelenebilir ve annemin bir türlü iyileşmeyen kesik parmağında aklım (aç parantez bayramda kesti, ne kadar da inatçı, baya derin bir kesik, köyün hemşiresi dikiş atılması gerekiyor dese de annemi ikna edip doktora götüremedik, parmağı kesildiğinde ben ağlıyorum, Ayşe ağlıyor annem de bim in bıçağı da iyi kesiyormuş diyor!!!) 
Yapılacak ne çok şey var derken benim canım hiç bir şey yapmak istemiyor ki, dursun zaman ben de öyle derin derin nefes alayım, mesela güzel bir film izleyeyim, bir kitap okuyayım, biri benim için çay demlesin, yanına bir kaç kurabiye koysun, uzun bir banyo yapayım, saçımı tarasın, içimdeki seslere de  aaa bir susun artık, dağılın demek istiyorum... Çok şey mi istiyorum aslına bakarsan o kadar da çok değil ve yapabilirim ben bunların hepsini ahhh bir yalnız kalabilsem, bir kendim olabilsem...

16 ekim' de Rize' ye gidiyorum, yaylalara çıkacağım belki kalırım o zaman biraz yalnız, sıkılır mıyım ki kendimden, yok yok sıkılmam onun da bana ihtiyacı var bu aralar, özledik birbirimizi, bir yalnız kalalım, toplayalım kafamızı, kalan hayatımız için gerekli olan oksijeni depolayalım, depolanacak bir şey sanki nasıl olacaksa o iş, anladın sen oksijen derken ne demek istediğimi, ne istediğimi...   

Not: Miyop olduğumu ve görmek için hiç bir şey kullanmadığımı söylemiş miydim? Kullanmayarak görmeye alışırım sanmıştım meğerse görmemeye alışmışım, göz tembelliği başlamış, gözlüklüyüm ben bu aralar... 

Not 2: Saçmalama Hale, bunlar da dert mi? Daha çok şükret. Yalnızlıkmış, yalnız kalamıyormuş!!! Sus bakayım biraz yalnız kalmam gerek, birazcık, azıcık yetecek sanki düzeltmeye... 

2 Ekim 2015 Cuma

Cevabı olmayan soru



İşin özü rahatsızım ben. Hiç bir zaman rahat olmadım. (Belki sadece İstanbul da geçirdiğim bir ay). Annenle baban tartışır, baban birer hafta arayla birer çift ayakkabı alıp günah çıkartır ya da bir bakmışsın ertesi gün unutmuşlar ama senin rahatsızlığın devam eder. Baban Elmayra ya kızar, geç kaldı diye, gerilir sen rahatsız olursun. Efe mutsuz olur huzursuzdur ruhun. Kızlar tartışırlar hatta abartıp kavga bile edebilirler sabahın yedisinde, üzülürüm ben, kimse kimseyle kavga edemez o özgürlük sadece bana ait gibi... Ayşe arabası zamanında hazır olmadı diye herkese burun kıvırabilir, ben sadece beklerim, nasıl olsa olmuştur bir aksilik, bana düşman değiller ya... Kuzenin bir türlü evlenemez birbiri üstüne bir sürü aksilik gelir başına hadiii dertlerine bir dert daha, dualarına biri daha eklendi yaşasın... Herkes ilgi bekliyor, biraz kapattığında sen kendini mutsuz oluyorlar ya da sen öyle olmasını umuyorsun tamam geldim sorun yok ben hepinize yeterim diyorsun da bir kendine yetemiyorsun. Etrafımdaki herkes, tanıdık tanımadık mutlu, huzurlu olsun istiyorum, çok şey istiyorum. Koltuklara ve sandalyelere hiç bir zaman yaslanarak oturmam ben oturmamışımdır, hep her an kalkacak gibi ya da her an düşecek gibi... Ben böyle oturunca lütfen rahat otur cümleleri gelir birer birer... Siz rahatsız olmayın ben rahatım. Rahatsızlığımın gereği bu... Herkes bana soruyor bir karar alırken, bu ara bilirkişi gibiyim, hoş bir şey bildiğim de yok. Bazen duymak istedikleri cevabı veriyorum onlar mutlu (ben puan topluyorum) tam tersi durumlarda da kızgınlar! 

- Cevabı olmayan soru: Sen ne zaman başkalarının yan rolünü oynamayı bırakıp kendi hayatının baş rolünü oynayacaksın? 

- Kızma, küsme soruyu soran haklı. 





Not: Bir günlüğüne köpeğimiz oldu. Elmayra' nın arkadaşı sokakta bulmuş, uzun süre sahibini aramışlar ve günlerce de ona yeni bir yuva... Bulamamışlar. Akşam iş çıkışı bu sevimli şey Elmayra' nın arkasından ağlayınca babam da dayanamamış Amasya ya götürelim dayın bakar demiş. Aşılarını yaptırıp, kimliğini çıkardıktan sonra yerleşmiş bu kız bizim balkona. Babam, al bakalım adını Atlas koyduk, 3 aylık bir labrador yeni kızın hayırlı olsun demiş anneme... 

Not 2: 21.06.2013 tarihli bir yazı neden anlamadım taslaklar kutusuna gitmiş, tekrar su üstüne çıkma vaktidir :) 

28 Eylül 2015 Pazartesi

Aşiyan





Ne çok yer var İstanbul' da görmediğim...




5 Eylül 2015 Cumartesi

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Delirttiniz beni sonunda o oldu, tebrikler !!!


Anlamak anlaşmak ne kadar zor, konuşsak anlaşamıyoruz konuşmasak hiç!

En çok da üzerindeki gri bulutlar ne zaman pembe pamuk şekerlerine dönüştü onu anlamadım!!!


Evet, çok iyiyim ben değil mi? Ahhh benim bu iyiliğim salaklık mertebesine ulaştı artık!!! Kötü olmak istiyorum sayenizde...

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Bugün

Anlamak kabullenmek ne kadar zor. İzinli olduğun bir gün çok sevdiğin çiçekçi arkadaşın başka bir şehre çiçek almaya gidecek, sabah gidip akşam gelecek, yanına seni de almak ister, arkadaşsınız ya yolda canı sıkılmasın arkadaşlık edesin diye. En küçüğü bir yaşında üç çocuk babası 46 yaşındaki sen seversin ya arkadaşını etrafındaki herkese yardım edersin ya kırmazsın kabul edersin bu teklifi. Yola çıkılır, çiçekler alınır, dönüş yolunda arkadaşın kullanır arabayı... Bir tırın freni patlamış, başka bir arabaya çarpmış, yangın çıkmış, yol kapanmış, arabanı iyice kenara çekersin yolun açılmasını beklerken sen bir kamyon gelir tam da olduğun yerden yangının ortasına sürükler senin arabanı. Çiçek almaya çıkılan yoldan sen dönemezsin. Bir yaşındaki kızın seni hiç hatırlamayacak, eşin çocukları ve yası arasında kalacak hep güçlü duracak, güçlü durdukça yaşlanacak... Neyse ki küçük kız var, Esma, onu hep çok sevecekler, hepimiz çok seveceğiz, o senin eksikliğini hep daha az hissetsin diye uğraşacaklar, onunla unutacaklar acılarının bir kısmını... Hani herkesin vardır ya keşkesi keşke diyecekler bazen, iyi ki diyecekler zaman zaman... Ne denir ki Allah sabır versinden başka, ne gelir ki elimden... Bir gündür işte hayat çoğu zaman unuttuğumuz bugün. Beklentilere büyük planlara, dargınlıklara gelmez bugün. Bilirsin güneş batacak, yarın tekrar doğacak seninle ya da sensiz... Yazıyorum da uygulayabiliyor muyum diye sorarsanız eğer zor soru en azından deniyorum olur cevabım...


21 Ağustos 2015 Cuma

Kaş Kaş Kaş


Merhaba,

Kardeş kardeş kısa ve öz bir tatil yaptık, güzeller güzeli Kaş' a gittik keşke daha önce tanışsaydık. Kızlarla tatil yapmayalı uzun zaman olmuş, özlemişiz birbirimizi. Zaman zaman ufak tefek tartışmalar yaşansa da kardeş güzeldir, unutursun neye kırıldığını, kızdığını bir kaç dakika sonra, bilirsin hep güzeli ya da kötüyü onunla paylaşacağını. Ayşe ve ben cuma gecesi buradan otobüsle, Elmayra da İstanbul' dan uçakla katıldı aramıza.
Otobüs yolculuğu pek bir uzundu söylemişimdir koltuğumu bir başkasının üzerine kesinlikle geriye yaslayamıyorum. Bir ön koltukta oturan kız bu hakkını sonuna kadar kullanınca 10,5 saat süren yolculuk biraz eziyetli oldu. Otelimiz biraz kötüydü tamam itiraf ediyorum çok kötüydü oteli ayarlayan kardeş de bu durumu kabul etti zaten. Pis ve eski tip bir odaydı, booking de görünen fotoğrafları ile alakası yoktu. Klima da arızalı olunca otel sahibi ile konuştuk odamızı değiştirsin diye. Hafta sonu zaten oteller dolu, otel sahibi kendinden emin size oda beğendiremeyeceğim çıkın gidin dersem de ayıp olacak deyince biz çıkıyoruz dedik. Cumartesi gece için değil de pazar ve pazartesi için çok daha güzel, geniş, otel gibi otel bulduk, diğer otelden biraz pahalıydı ama kesinlikle böylesi daha çok içimize sindi. Cumartesi günü bitmek bilmiyor, Elmayra' nın midesi bulanıyor, ateşi çıkıyor, başı ağrıyor hiç bir şey yiyemiyor. Güneş çarptı galiba derken geç saatlere kadar kendi yöntemlerimizle iyileştirmeye çalışıyoruz onu, başarılı olamayınca da  Kaş Devlet Hastanesinin yolu görünüyor bize. Ortaya karışık iki ağrı kesici bir mide bulantısı iğne yapıyorlar Elmayra' ya ertesi gün turp gibi :) Dört günlük tatil ikinci günle başlıyor ha bu arada bir önceki günün acısını çıkartan Elmayra doymuyor nedense.. İlk durağımız Kaputaj, nasıl güzel bir deniz, merdivenlerin başında turkuaz denizi görünce kendimizi bir an Maldivler' de sanıyoruz. (Yok Maldivler' e hiç gitmedik fotoğraflardan biliyoruz :).  Kaç basamaktı ben saymadım ama sayanlardan öğrendim 190 basamakmış. Hafif serin deniz bir sevgili gibi kollarını açıyor ve o kadife sulardan hiç çıkmak istemiyorsunuz yani en azından biz öyle yaptık buruşuk buruşuk olana kadar yüzdük. Kayaların, kenarda duran arabaların yansımaları hep denizin üzerinde, şimdiye kadar gördüğüm en güzel maviydi. Kaş = Merdiven kısmından devam edelim ikinci oteldeki odamıza kavuşmak tam 104 basamak, evet onu saydık :) Nasıl huzurlu nasıl sakin bir yer, herkes iyi niyetli, ilk otelin sahibi hariç :) Yeme içme konusuna çok girmeyeceğim ama merkezde hiç de öyle alelade yerler yoktu, her yerin ayrı bir özelliği, güzelliği var ve kesinlikle çok kaliteli tamam öğle yemekleri konusunda biraz şansızdık ama tecrübesizlik diyelim. İkinci gün tekne turu yapacağız sessiz teknelerden birine düştük şans eseri, siz siz olun akşamdan hatta bir kaç gün önceden ayarlayın teknenizi yoksa bizim gibi yer bulmakta zorlanabilirsiniz. 3 yaşında akıllı bir bıdıkla, onu izleyerek, onunla oynayarak tamamladık tekne turumuzu. Kelime haznesi o kadar kuvvetliydi ki her kurduğu cümlede bizi hayretler içinde bıraktı. Şamandıra ve sintine ne demek biliyor. Elmayra ile çok iyi anlaştılar ayrılırken tatil ablasından bir kaç damla göz yaşı bile döktü bizim ufaklık. Genelde 18 Ağustos' ta başlayan 21 Ağustos' a kadar devam eden doğum günü kutlamalarım bu yıl bir gün önce başladı. Dedikodu Coffee House da ilk dileğimi diledim. Sunumlarını çok beğendim, çiçeklerle süslemişlerdi ve Kaş hatırası bir doğum günü kartı ile beraber. Son günde ise Limanağzı ve Caretta Caretta lar var. Çok beyaz sayılmam ama güneş beni çok fena kızartıyor, elli faktörlük güneş kremine rağmen haşlanmış ıstakoz gibiydim, son gün heyecandan sürmeyi unutunca da tenim allı morlu bir hal aldı. Yamaç paraşütü yapmayı çok istedim ama korktum Elmayra' nın cesareti vardı ama ona da güvenemedim başka bir sefere kaldı. Dönüş için Dalaman' dan uçak ayarlamıştık o da neredeyse otobüs yolculuğu kadar sürdü... 

Son bir itirafta bulunayım gideyim, zaten yazıdan tahmin edeceğiniz üzere ben Kaş' a aşık oldum, yeni tanıştık ama o da bana karşı boş değil anladım. Yoksa ayrılık vakti en sakin, en huzurlu denizini, en güzel mavilerini, rengarenk çiçeklerini, Caretta Caretta larını gösterir miydi bana, biliyorum işte tekrar görmek istiyor beni bu haller hep ondan :)  










4 Ağustos 2015 Salı

Aslı' nın Doğum Günü



Yeni anladım, büyüdükçe arkadaş edinemiyor insan, ediniyor da bir eksik kalıyor yeni arkadaşlıklar, hep o çocukluğuna tanık, gençliğine ortak olanı, beraber büyüdüğünü, birlikte hayaller kurduğunu, konuşmadan anlaşabildiğini arıyor (evet Aslı' nın da konuşmadığı zamanlar var :). Anlatmak istemiyor insan yeniden en baştan neyi sevip sevmediğini, neye sinirlendiğini, neye üzüldüğünü kısaca kendini... Oysa o öyle mi? En ince ayrıntısına kadar biliyor sevdiklerini, o da üzülüyor üzüldüklerine. Kardeşlerini, anneni babanı da seviyor, maviyi seviyorsun diye maviyi de... Çayını şekersiz içtiğini, evden çıkarken bir bardak su verene ayrı bir teşekkür ettiğini, kapattığında sen tüm kapıları o biliyor içeri nasıl girebileceğini. Ağladığında, bir omuz eşliğinde kutu kutu mendiller yetiştiriyor , bir yerin acıdığında ise renk renk yara bantlarını. Canın sıkılıyor, için dar geliyor zaman zaman yine onu arıyor telefonun biliyorsun o yüzünü güldürmenin bir yolunu bulur. Seviyorum seni, iyi ki varsın, iyi ki arkadaşım, dostum olmuşsun, iyi ki 2002 yılında o en çok sevdiklerim canımı acıtmış da sen girmişsin hayatıma... Gökkuşağından fazla rengin var, sağlıklı, mutlu, huzurlu ve yanımda kal canım arkadaşım, bir kez daha 18. yaş günün kutlu olsun :) 

P.S : Takma dişlerimiz mum üflerken düşüne kadar hatta o günden sonra bile doğum günleri kutlanılacak canım!!!

23 Temmuz 2015 Perşembe

Tehlikenin Farkında Mısın?


Eyvah babam grip oldu. Normalde de çok ilgi bekler ama hastaysa vayyy haline, ayrı bir nazlıdır hastayken. 97 de bademcik ameliyatı olmuştu, bir hafta bütün ev babamın askerleriydik. Konuşamıyordu da sürekli evde parmak şıklatması, yastığımı düzeltin, suyumu getirin, kumandayı uzatın, üzerimi örtün anlamlarında farklı tonlamalarda parmak şıklatmaları. Bayramda klimadan grip olmuş. Düzenli olarak doktor kontrolüne giden ama doktorların dediklerini yapmayan hastalardan babam. 

Salı gecesi, saat 24 oldu olacak, 

- Ben uyuyamıyorum nöbetçi eczane bulup bana burun spreyi alsana
- Emredersin komutanım, derhal. 

Parmak arası terliklerimle yollardayım, parmak arası terlik kesinlikle tatil havası yaratıyor bende. Aldım getirdim hem mentollü hem normal, sadece bir kez sıktı.  

Dün gece, saat 23 civarında

- Ben iyi olamıyorum, vitaminsiz kaldım galiba, bana bir yerlerden kivi, elma alsana
- Tamam alayım. 
- Şekerim yükselmez değil mi? 
- Almayım istersen
- Yok canım sen git al ben az az yerim. 


Çok şükür grip ve şeker hastalığının yanında başka bir hastalığı yok. Şeker hastalarını da anlamam mümkün değil. Sonradan olan şeker hastaları bir doktor edası ile, onu yeme, bunu ye, şu şekeri çok artırıyor yanında mutlaka bundan iç, ben şu saatten sonra hiç bir şey yeyip içmiyorum diye birbirlerine tavsiyelerde bulunup kendileri bu saydıklarına hiç uymuyorlar. Etrafınızda şeker hastası varsa fark etmişsinizdir. Babam bu kalıba bir numaralı örnek. Ha bir de ne yeyip yemediklerini sayıyorlar. Kahvaltıda şunları yedim ölçeyim bakalım ne çıkmış, öğlen bir şey yemedim bakayım ne kadar düşmüş! Akşam evde aylardır pilav yemiyorum diyen baba bir tabak tereyağlı pirinç pilavını midesine indirir pembe bir yalandır o sen bilirsin daha iki gün önce aylardır makarna yemedim diyerek bir tabak makarnayı yemiştir çünkü. Yemek konusunda babamın tasvir yeteneği oldukça fazla, ballandıra ballandıra uzun uzun bir havuç dilimi anlatır, ne zamandır yiyemiyorum gidip bir tane alsana der, kutunun yarısını yeyip sabaha kadar uyuyamaz yükselen şekeri nedeniyle. Annemle tartışır, annemi bize şikayet eder, anneniz hiç benim şekerime göre yemek yapmıyor, şekerim de düşmüyor. Ahhh baba şeker gibisin de susuyoruz. Bir oturuşta bir karpuz yiyebilir, oysa sadece 3 üçgen dilim yemeli yanında bir kase yoğurtla. Odadan beni çağırır;

- Hale ya ben ne yedim ki bu şeker bu kadar yükseldi yine, bacaklarım da ağrıyor...
- Kaşık kaşık hengel yedin baba, dur dedik durmadın. 

(Hengel: Yöresel hamurlu bir şey, açık mantı gibi, annem de güzel yapar hani, ama gerçekten ayda yılda bir falan, bizim damat seviyor diye :)  

Babamın takviminde grip geliyor 1 hafta, grip oldum çok kötüyüm 2 hafta, iyileştim iyileşiyorum 1 hafta, toplamda 4 hafta sürüyor. Hadi bakalım hayırlısı, aman yanlış anlaşılmasın şikayetçi falan değilim babamın grip olmasından, bakarım ben ona, her daim refakatçiyim, gece eczaneye de giderim, açık manavda ararım, severimmm ben onu fazlasıyla, anlatıyorum sadece size, okuyan diğer kardeşleri uyarıyorum, ilgilensinler diye :)

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Bayram Havası



Bu bayram Elmayra ile memleket havası alalım dedik bizimkiler deniz kenarındayken biz bağlarda, bahçelerde, yaylalarda olalım.
Her ne kadar babam yaptırırken kızmış olsam da seviyorum köydeki evi, terasında oturup yıldızları izlemeyi, sabah erken saatte uyanıp kuş sesleriyle kitap okumayı. Bizi görünce sevinen bir çok akrabamız var. Annemin akrabaları anneme, babamın akrabaları babama benzetiyor beni. Sonuç annemle babam birbirine benziyor galiba, bir yerde okumuştum uzun yıllar beraber olan çiftler zamanla tip olarak birbirine benzermiş, ya da uzun yıllar beraber olacak olanlar birbirine benzermiş, bunun gibi bir şeydi, kafam karıştı, hatırlamıyorum. Herkes sırayla nasılsın, annen baban nasıl, Efe nasıl, Ayşe nasıl diye soruyor, sabırla hepsine ayrı ayrı aynı cevabı veriyorsun. Bir de oğlan olacakmışsın sen diyen bir grup var, merak etmeyin babam beni büyük oğluymuş gibi yetiştirdi zaten! Sohbetlerin geri kalanı da ne zaman evleneceksin, evlenmiyor musun yok mu bir aday diye geçiyor. Büyük bir beceri ile konuyu değiştirip onların meyve ağaçlarına getiriyorum, yaşasın bu yıl meyve çokmuş, havada kirazlar, erikler, elmalar dolaşıyor. Amcamlarda ayrı bir telaş bayramın üçüncü günü ortanca oğullarına kız isteyecekler Adana' dan, küçük oğlanda daha büyük bir telaş çabuk gelin Adana' dan dönüşte benimkini isteyeceğiz. Bu ne acele, hadi hayırlısı... Bizim orada bayram sabahlarının vazgeçilmezi güveçte keşkek dir. Babaannem gece bir yarısı taş fırına gönderiyor keşkeği, sabaha kadar pişecek. Bayram sabahlarının olmazsa olmazı bayram namazı saati uyanmak ve tüm aile birlikte kahvaltı yapmak, semaver çayı içmek, keşkek yemek, sonrasında çok sesli, hatta çok yüksek sesli bir sohbet. Kahvaltıdan sonra bize hep bir uyku çöker, annem olsa hadi ama uyumaya mı geldiniz, oraya gidin buraya gidin diyerek uyutmaz bizi, annem yok ya öğleye kadar uyuduk bayram kahvaltısından sonra. Uyandıktan sonra anneannemlere doğru yola koyuluyoruz. Anneannem alzheimer hastası. Ben uzun süredir görmüyorum onu annem endişeleniyor anneannen seni hatırlamayacak diye. Anneannem unutur mu beni, çocukluğumu, bebekliğimi her şeyi en ince detayına kadar hatırlıyor, tanımadığı kimse yok ki beni unutsun. Babamın kuzenin eşi, Sıdıka Abla geliyor anneannemi ziyarete.

- Senin annen vefat etmişti değil mi?
- Evet
- Baban da tekrar evlenmişti?
- Evet
- Biliyorum baban, bizim kızın ilkokul arkadaşı ile evlenmişti!!! 

Süpersin anneanne, sana orta seviye alzheimer diyenler utansın. O kadar çok kitap okuyor ki inanamazsınız, ama kitapların büyük yazılarını ve bölüm başlıklarını. İstanbul serisi bir masa örtüsü var, üzerinde Bakırköy, Kadıköy gibi semtler yazıyor. Her masaya oturuşunda anneannem aynı şaşkınlıkla tek tek okuyor semtleri bize. Seviye tespit kontrollerinde de yapılan testlerden 100 tam puan alıyor. Onunla sohbet etmek isteyenlere sürekli hııhh diyor, duymuyormuş ya da anlamıyormuş gibi. Vazgeçiyorlar üçüncü tekrardan sonra anlamadı sanıyorlar. Misafirler gittikten sonra soruyorum ne anlattı Fatma Teyze sana. Bir kızı Mısır daymış, öbürü Ankara ya tüp bebek tedavisine gidiyormuş diyerek başlıyor anneannem Fatma Teyze ne dediyse :) Anlamıyor değil sadece insanların sabrını ölçüyor sanki :) Tek sıkıntı çocuk gibi kalabalık ortamlarda karakter değiştirmesi, yüksek sesle şarkı söylemesi, her ortamda çok sesli gülmesi, garip sesler çıkarması, başkalarının yanında konuşmaması gerekenleri herkesin içinde konuşması, doyduğunu bilmeden sürekli yemek yemesi, gelen misafirlere bunlar bana yemek vermiyorlar demesi ve gece bir yarısı evden kaçması... Tekten bir hayli çok olmuş yazdığım sıkıntılar :) İki yıldır bu durumda, çok şükür kullandığı ilaçlar işe yarıyor, hastalığının seviyesi hiç ilerlemedi. 
Pazar günü dönüyoruz, bırakıyoruz arkamızda ne varsa, anneannemle bir kaç gün daha geçirmek isterdim, çok tatlıydı. Seviyorum sorumsuz, sorunsuz geçen bayramları...

7 Temmuz 2015 Salı

Yoğurt Yaptım Ben...





Yoğurt yaptım ben. Çok da güzel oldu, ayyy şöyle zor böyle zor diyenleri de anlamadım. Hiç bir zorluğu yok. Sütü kaynat, sonra soğusun, tam soğumasın da ılık olsun, kime göre? Ben her şeyi fazlasıyla sıcak sevdiğimden, bir başkası için sıcak olan benim için kesin ılıktır. Neyse sonrasında içine bir kaç kaşık annenin daha önceden yaptığı yoğurttan at. Hazır yoğurt olmazmış, tutmazmış. Sonra kavanozları kapat ve fırının içinde sabaha kadar beklet, bir gün de buz dolabında beklet, yoğurdumuz hazır. Hem de köpüklü köpüklü, kaymaklı kaymaklı oldu, tadı da güzel. Kime anlattıysam yoğurt öyle bir denemede olmaz, ne yaptıysan; oda sıcaklığı, sütün sıcaklığı, bekleme dakikası, kaç kaşık yoğurt kullandığın hatta üzerine örttüğün örtünün kalitesi nasıldı gibi tüm ayrıntıları ile not al dedi. Tesadüftür başarı olarak algılama diyenlerde oldu.  

Bu ev hanımı hallerim devam etsin diye bütün bir pazarı evde ütü yaparak, çekmece vs düzenleyerek geçirdim. Gece 2 ye kadar hiç oturmadım desem yalan olmaz. Bitmedi ama... Ne zor şeymiş, yok sevmedim ben bu ev hanımı hallerini, hiç bana göre değilmiş. Yüksek lisans bitti ya bir boşluğa düştüm, oysa ne kadar da çok istemiştim hemen bitmesini. Şimdilerde yeni arayışlar içindeyim. Bunların arasında hala bir yerlerde psikoloji okuyabilmek, açık öğretim programlarından birine kayıt olmak, çok sevmesem hatta mantıksız gelse bile sırf değişiklik olsun diye yaşam koçluğu sertifika programlarına katılmak bir de bağımsız denetim var. Bakalım hangisi düşecek başıma :) Yok yok yemek kursuna gitmeyi hiç düşünmedim, sıkılırım ben. Bahsetmeden geçemeyeceğim bu ara herkesin favorisi büyükler için boyama kitapları var. Çok iyi geliyormuş, dinlendiriyormuş, huzur veriyormuş diyenler bile var. Elmayra almış, ben de denedim, bir sayfayı bile bitiremedim, hiç sevmedim, çok sıkıldım, huzur arayan ruhuma da hiç iyi gelmedi, duyurulur. 









19 Haziran 2015 Cuma

Geceler vapurla dönmez



Hani hepimize olur ya zaman zaman, koyarsın tüm biriktirdiklerini hassas bir teraziye... Bu aralar ben çok kullanır oldum o teraziyi... Nerede neyi yanlış yaptığımı bulmaya çalışıyorum.  Vardır ya her şeyin bir zamanı, hani sen kandırırsın ya kendini gelmemiş daha o zaman... Vapur uzaklaşır da limandan sen öyle baka kalırsın ardından, beklersin saf saf geri geleceği günü.. Geceler vapurla dönmez bilirsin de bilmiyormuş gibi yaparsın. 

Düşünüyorum gidenleri gelenleri, boşalan ve dolan yerleri, akan suları duran denizleri... Ağlamalarımı düşünüyorum bir de, ne kadar salakmışım dediğim zamanlar da oluyor, yine olsa yine ağlarım dediklerim de :) Pişmanlıklarım var en büyüklerinden, daha büyükleri olmasın diye yazıyorum belki de... Ne kadar istesek de aksini, keşke dediğimiz zamanlar yok mu? Benim de söylediklerim, söyleyemediklerim, anlatsaydım anlar mıydı dediklerim var. "Keşke" bırakmamak için geride hatırı sayılır uğraşlarda bulunsam da, yine de deniyor işte bir yerde keşke... 

Sevdiklerim, özlediklerim çok olduğu gibi sevmediklerim bir daha asla görmeyeyim dediklerimin sayısı da fena değil... 

Çok güçlü olduğum zamanlarda var, küçük bir çocuk gibi çelimsiz olduğum zamanlarda.

Çok güzel arkadaşlarım, küçük kardeşlerim, kaya gibi dostlarım, sorgusuz güvendiklerim de var, sen de mi Brutus dedirtenler de oldu... Paylaştık hayata dair ne varsa, onlar üzgünken ben omuz oldum, bazen yastık oldu dizlerim. Ben mutsuzken de onlar vardı yanımda, omuzlar hazırdı ıslanmaya... Bazen yalnızdı hüzünler, hani o en kalabalık, en sesli anda bile yalnız olduğun, tek hissettiğin an vardır ya öyle işte.

Ben hep çok sevdim, o daha az sevdi, ya da bana öyle geldi. Kırıldım, dağıldım, toplandım söz verdim kendime bir daha kimseyi çok sevmeyeceğim diye. Korkak oldum zaman zaman, dikenli teller koydum etrafıma, konuşmadım es oldum, ama yine de sözümü tutmadım, tutamadım... Çarşaf gibi sularda yüzdüm, dalgalı denizlerde boğuldum. Kimi zaman çok açıktı sözlerim, kimi zaman üstü kapalı anlattım ne demek istediğimi, siz anlamadınız ya da anlamamış kalmak hoşunuza gitti. 

Mutlu oldum, biliyorum çok kişiyi de mutlu ettim. Tek bir özelliğine takıp, üzerini kırmızı kalemle çizdiklerim de oldu, kendimce kendimi affettirmeye çalıştıklarım da... Sabırsız olduğum, bir dakikanın geçmek bilmediği zamanlarda var, etrafımdakileri hayrete düşüren sabırlı zamanlarım da. Değiştiğim de oldu, değiştirdiklerim de. 

Çok güvendim bazen, kendimden çok karşımdakine, sorgusuz bir güvendi bu. Öyle bir zaman geldi ki kimseye güvenmez oldum, kendime bile... 

Sakladım bazen hissettiklerimi, yakalandım, utandım, utandırdım, neden diye sorguladıklarım da var, sessiz kabullenişlerim de...  

Kör kuyularda kurtarılmayı beklediğim de oldu, hayal içinde hayal gördüğüm zamanlar da...

İyilerdenim hala, kötü olmak istediğim zamanlar da oluyor, büyüyorum işte...






9 Haziran 2015 Salı

Koleksiyon


Merhaba Sevgili Blog,

Aklımı toplama çalışıyorum bugünlerde, bu aralar hayli karışık. Sabah 9 gibi ofis sokağına yakın bir yerlere arabamı park edip, saat 13 gibi bir polis tarafından aranıp arabanızı terk edilmiş olarak falanca sokakta bulduk denildiği zamanlardaki gibi aklım. Arabayı park edip, çalışır durumda bırakıp bir güzel işimin başına gitmişim. Allahtan iyi niyetli bir adam fark ediyor ve yakınlarda bulunan elçiliğin güvenliğine söylüyor, ekip aracı geliyor, kasko poliçesinden bana ulaşıyorlar, ortada kaçırılmış olma hikayem bile dönüyor. Aklı karışık, devreleri yanmış, şaşkın beni görünce de önce büyük bir kahkaha sonrasında da aman dikkat edin hanımefendi ile başlayan nasihatler :)  Sevgili okur yuhh artık deme evet ben yaptım bunu... Bu sanırım 2013 ya da 2012 yılıydı. (Kontrol ettim Mayıs 2014, zaman konusunda da süperim!!!)
Şimdilerde Amasya için alacağım otobüs biletini Amasra olarak alıp, gidiş dönüş alacağım uçak biletlerini ise aynı yön alıyorum... Gelen evrakın üzerindeki imzayı Amasya' da arıyorum ama kocaman Ankara yazıyor ben görmüyorum. İşe giriş belgelerini, ödemeleri unutuyorum, personelleri birbirine karıştırıyorum,   not alıyorum ama not aldığım defteri kaybediyorum. Tatil gerek bana, en hızlısından en huzurlusundan... Çok yoğunum günlüklerimi de okuyamadım. Çok şükür yüksek lisans bu cumartesi bitiyor, büyük bir sıkıntı çıkmaz bitirme projem geri dönmezse mezunum.
























Yüksek lisansta en sevdiğim hatta tek sevdiğim ders, Örgütsel Davranış. Konusu biraz psikolojiye kayıyor o nedenle sevdim galiba. Hava durumunun duygularımızla bir bağlantısı yokmuş. Ben zaten çok sıcak, çok güneşli havaları da pek sevmem :) Diğeri de Hale Etkisi, ve kesinlikle ben bunu yapıyorum.






Bitirme projesine Fatma' nın evinde çalıştım. Manzarası fena değil, zaten bu evi de Fatma görmeden ben kiralamıştım, ofise yakınlığı, kirasının uygun olması, kutu gibi olmasının yanı sıra bu pencere ikna etti beni kiralama konusunda. Fotoğraf biraz bulanık çıkmış ben de baya bulanıktım o zamanlar. 


Efe yi bıraktım 1,5 aydır kendi yapıyor ne yapıyorsa, sosyal hayat diye bir şey kalmadı, sinemaya gitmek istiyorum merak ettiğim 4 film var, vizyondan kaldırılmadan izlemem gerek. Sıralama da bu şekilde olacak :) 

1- The Good Lie
2- San Andreas
3- The Longest Ride
4- The Age of Adaline 






Uzun zamandır okuyamıyorum, aklım o kadar çok konuşuyor ki kitap okuyacak kadar bile dikkatimi toplayamıyorum bazen, başlangıç olarak pek de kalın olmayan bir kitap seçtim kendime,  :) Umarım güzeldir.






Yazının başlığını unuttum :) Koleksiyon yapan insanların çoğunda psikolojik sıkıntı varmış. Bu çoğunluk % kaç, ben o çoğunluğa giriyor muyum bilemedim. Nasıl başladı? Sandra Bullock' un çok sevdiğim bir filmi vardır, While you were sleeping, 1995 yapımı. Bu filmde sevdim kar kürelerini sonra başladı çılgın kar küreleri koleksiyonu :) İşte bu da benim koleksiyonum. Evdeydi aslında ama çocuklar birkaç tanesini kırınca ofiste sergilemeye başladım. Manavın çırağı, ne olacak ki bunlar nereye kadar dedi? Onun bile katkısı var, Moskova' dan getirdi bir tane kar küresi.  Aslında niyetim sadece kendi gittiğim şehirler içindi, ama büyüdü işte, daha çok olsun tüm şehirlerden olsun diye bir istek bastı beni çoğaldılar. Şimdilerde yok öyle bir isteğim. Manavın dediği gibi nereye kadar yani, ne kadar da gereksiz!!! Annem kitaplarımı ve kar kürelerimi göstererek kızımın çeyizi bunlar diyor :) Evet itiraf ediyorum orta okuldayken, 90 ların vazgeçilmezi peçete koleksiyonum vardı, hala duruyor :)