25 Şubat 2015 Çarşamba

Ahhh bu ben

Ahhh bu bennn kendimi nerelere koysam

Saklansam bir yerlere gizlice ağlasam...

Bir karar verdim bugün, bakalım başarabilecek miyim? Kutu kutu senelerce yazılmış mutluluklar, hüzünler, bana dair, etrafımdakilere dair ne varsa, yazdığım günlükleri yok etmeye karar verdim. Biliyorum vazgeçmek çok zor olacak onlardan ama o kadar çoklar ki saklayamıyorum artık, her yerden bir defter çıkıyor. Ofisteki gömme dolabın en ücra en tozlu köşesinde iki defter, kasada üç beş defter, çekmecemde bir tane, evde elbise dolabının içinde sıkıca bantlanmış bir büyük kutu... İçinde mektuplar, tren biletleri, gittiğim yerlerde kullanılmış metro kartları, sirk giriş biletleri, sınıfta birbirimize yazdığımız notlar, peçete kağıtları, bir güvercin tüyü, sahilde toplanılan deniz kabukları, fotoğraflar, bir ara yaptığım şimdilerde bıraktığım gittiğim her şehirden topladığım taşlar... Unuttuklarım da vardır elbet, neler vardır neler o kutularda... Ya bilgisayarımda biriktirdiklerim, msn konuşmaları, whats app geçmişleri, bıdı bıdı, çok çöpçüyüm çoook. Ne zaman bir yere gitsem, aklım onlarda kalıyor, biri bulacak da tüm mahremiyetim ortalıklara dökülecek gibi... Ya da bana bir yerlerde bir zamanda bir şey olacak da arkamdan ortaya çıkaracaklar ne varsa hayatıma dair okuyacaklar; belki gülecekler, belki ağlayacaklar belki de dalga geçecekler. 
Bütün bu anlattıklarım birinci sebep, gelelim ikincisine; onlar orada durdukça ben devam edemiyormuşum gibi geliyor, onlara sıkıca bağlıymışım, hiç ayrılamayacakmışım gibi... Issız bir adaya düşsem yanıma alacaklarım günlüklerden oluşan kocaman bir sandık olur. Ne yapacaksam, ateş yakıp kendime gülüp ağlayacak mıyım? Hem saklayacağım da ne olacak, dedim ya öyle edebi şeyler de değil yazdıklarım da bu vazgeçilmezlik neden ben de bilmiyorum. Düşünmek bile üzüyor beni ama bence bir yerden başlarsam yok etmeye başarabilirim. 
Bir aklım da diyor ki hepsini tarayıcıdan geçir, özel oldukları için kendim yapmam gerek bir başkasına güvenemem, ki bu aylar yıllar alır gibi... Sonra bir harici disk edin ve kaydet tüm anılarını... Bu da başkalarının ben yokken okuyacakları engeline takılıyor... 
Anlayacağın üzere bu konuda kafam oldukça karışık, karar falan da verememişim, öylesine düşünmüşüm işte... Hepsinden özet bir defter ya da bir klasör mü yapsam acaba? Ya da belki sadece önemli tarihleri not alabilirim, ilk aşk?, ilk ayrılık?, ilk kayıp?, o yılın en büyük kırgınlığı ya da kızgınlığı ya da mutluluğu ya da hayalleri gibi gibi...
Bunu google görsellerden çaldım, yok etmeden önce bir fotoğraf çekeceğim hatıra niyetine :) 

Bu hafta 12 yaşındaki Hale' nin yazdıklarıyla başlıyorum, bana iyi şanslar :) 

9 Şubat 2015 Pazartesi

Leyleği havada gördü...

Leyleği havada gördüğüm doğrudur... Yüksek lisans yapmaya başladım ben duyrulur. Ödevler, sunumlar, dersler bir de üstüne Efe' nin ödevleri, sınavları, dersleri, basketbolu sonra üstüne ofis, çalışma, ihale ve daha çok ihale derken gerçekten hem bedenen hem de ruhen harap durumdaydım. Kuzenim İstanbul' a bir iş görüşmesine gidecek hafta sonu için lütfen lütfen ben de geleyim derken bir hafta sonum İstanbul da geçti. Yorucuydu ama güzeldi. Hiç bana gelmiyorsun serzenişleri üzerine Burcu daydım iki gün, başka kimseyi aramadım. Nefis kurabiyeler yedim, gezdik, gördük, eğlendik. Fal bile baktırdım Bağdat Caddesinde. Falcı muhasebe finans gibi bir iş yapıyorsun dedi. Pöffff yüzümde mi yazıyor, artık çizgilerime yerleşti galiba bu meslek. Hem kim işinden memnun ki? Herkes şikayetçi, belli bir rutine oturunca bütün işler sıkıcı. Çabuk mu tüketiyoruz? Her şeyin son kullanma tarihi uzarken adını bile bilmediğimiz katkı maddeleriyle hayatın son kullanma tarihi hep kısa...
 Başka ne dedi? Bir şeyler daha dedi de doğru mu çıkar bilinmez... Sonraki hafta sonu, arası baya açılan Bolu ziyaretimi yapıyorum. Ohhh gece ikilere- üçlere varan uzun sohbetler. Hep aynı dili konuşmak, hiç sıkılmamak ve yine bana en mükemmelinden öğütler...  Söz verdim yapacağım :) Buse, Buse' nin bebekleri ve çocukluğumun hayali bebek evi, ona origamiden kuş yapmak, kuş yapmayı öğretmek... Akıllı bıdık ne çok güldürdü beni. Çocukların ağlamadıkları zamanlarda insana büyük bir huzur verdiği kesin. Pazar günü Ankara' ya lodos eşliğinde direksiyona yapışmış ve çok korkmuş olarak geri dönüş... Perşembe günü İzmir' de ihale varmış. Ahhh ne yalvardım ben gideyim ben gideyim, zıp zıp zıplamalar, mutluyum 4 gün İzmir tatili beni bekler. İhale perşembe günü ya baban Cuma dönersin diye bekler, ama bu benim yarı yıl tatilim olacak, birazcık daha kalsam... İyi kal, yaşasın!!!
Ali alır Çarşamba günü beni hava alanından, sabahtan ihaleye gidiyorum, Ali bırakıyor sağ olsun, teklifimiz 19. sırada, ihale bahane olur Hale gezmeye başlar. Herkes çalışıyor, ben geziyorum, hafta içi gündüz alışveriş merkezi hayalimi gerçekleştiriyorum Perşembe günü. Pek bir farkı yokmuş yine kalabalık. Bir yere oturuyorum, hem evraklarımı toplayacağım hem çay içip telefonumun pil yüzdesini artıracağım. Birinci bardak çay, güzelmiş ikinciyi içmeli, ikinci bardak çay hayret bu da güzel bu kalabalığa rağmen, üçüncü bardak çay bu kötü gelir artık derken ilki kadar lezzetli. Damak zevkime tam olarak uyuyor, çay ve yanında gelen küçük kurabiyeler. Kaan ve Elif için oyuncaklar alıp ayrılıyorum alış veriş merkezinden. Kaan henüz baba demiyor ben adımı öğretmeye çalışıyorum, bir Hale dese gıcık edeceğim Ali babayı... Konuşmayı yeni öğrenen çocuklara ismimi öğretmek en büyük zevkim :) En büyük mü? Çocuklara bir şeyler öğretme konusunda en büyük diyelim doğru olsun. Cuma günü Aslı ile kahve içiyoruz Konak da. Sonra o ayrılıyor ben yürüyorum kordon boyu. Hava sıcacık, deniz ışıl ışıl, ne kadar canlı, bisiklete binenler, paten yapanlar, yürüyenler, koşanlar, çimlerde oturanlar... Bir ara denizi seyre geçiyorum. Önümden geçenleri inceliyorum, denizin mutluluk verdiği bir gerçek, herkes mutlu, ya da bana öyle geliyor gülen yüzleri gördükçe. Denizi izliyorum, nerelere dalıyorum bilinmez, bilinir de şimdi uzun uzun kelimelerle anlatılmaz. Allı pullu ve puanlı bir etek giymiş, saçları değişik bir sarı, elinde bebek arabası, ayağında kalın yün çoraplar ve en az iki numara küçük topuklu bir terlik, ağzındaki sakızı patlatarak bir kadın geçiyor önümden... Eve kadar yürüyorum, denizle yan yana... Menisküs bir sıkıntı çıkartmadan 6 km yürüdüm. Cumartesi günü Karşıyaka dayım. Karşıyaka nedense başka bir şehir gibi geliyor bana, uzun zamandır görmediğim, hatta uzun zamandır sesini bile duymadığım bir arkadaşımla buluşacağım, onun da sevimli, fıstık bir kızı var, Elif, iki yaş sendromunda. Yasemin mutlu, ben mutlu, kahve tadında bol güneşli bir sohbet bizi bekler. Bazı arkadaşlar böyledir işte, ne kadar zaman geçerse geçsin, birbirinizi anlayabildiğiniz sürece, kaldığınız yerden boşlukları doldurarak devam edebiliyorsunuz. O değişse sen değişsen de aranızdaki samimiyet duruyor olduğu yerde. Konuşacak, anlatacak bir şeyler mutlaka var. Sarı kafayı özledim şimdiden, ismimi öğretemesem de sevdi beni tahminimce. Son gün elindeki ekmeği, köftesini zorla bir çatala takıp bana yedirdi, yürürken elimi tuttu, pek alışkanlığı olmasa da.

 Pazar günü hava birazcık bozulsa da bizim keyfimiz yerindeydi, Karaburun da kahvaltı, Çeşme' de kahve keyfi, Alaçatı da yürüyüş ve alışveriş yaptık. Leyla mıyım neyim, giderken uçakta kimliğimi düşürdüm, kgm girişi ehliyetimi unuttum, dönerken hava alanında tatil boyunca neredeyse hiç kullanmadığım montumu unuttum. Aklım mavide ve denizde kaldı...