24 Kasım 2015 Salı

Artık Şantiyeler Benden Sorulur

Merhaba,

Dolu dolu geçen üç günün ardından yeniden masamın başındayım. Şantiyedeki ön muhasebe personeli kaçmış, işler başa düşmüş, vurduk kendimizi yollara. Perşembe gecesi otobüsle gittik, yol arkadaşım otobüs kalkmadan, kafasını cama koydum koyuyorum derken uyudu, inene kadar da uyanmadı, mola dahil. Bütün 3 günü tozlu bir konteyner da geçirip toparlamaya çalıştık, bitmedi, bir sonraki hafta sonu yine yeniden Manisa dayız. Kaçan elemanın çekmecesinden bir paket küflenmiş höşmerim çıktı, kelebekler (güve- ben nedense kelebek diyorum onlara) basmadan bulduk da attık. Ne çok işimiz var, ne kadar az zaman. Son gün Saruhanlı' dan şantiyeyi kendi kendimize bulabildik. Saruhanlı küçük bir yer, kopyalama merkezi bile yok, aynalı bir fotokopi makinesiyle iki klasör evrak çoğalttık, kırtasiye sahibiyle arkadaş olduk, çaylar kahveler geldi gitti, oturuldu kalkıldı, güneş battı ancak bitti bizim fotokopiler. Ne desek gülen bir amca vardı karşımızda, açıklamasını da yaptı, aman ha yanlış anlamayın ben her şeye gülerim, ha ha ha. Ne hoş sürekli gülebilen insanlar görmek, geçenlerde şekerim 50' ye düşmüş ha ha ha, kızım biz de o dediğin zarflardan yok ha ha ha, yeni kent kart gelmiş Saruhanlı' ya kabul günü gibi, herkes kent kart almaya geliyor, bizim amca kent kart da satıyor tüh yanlış düğmeye bastım ha ha ha... Şantiyede ofiste olsa her yer toz, ilk gün elimi kolumu koyamadım da bir yerlere ikinci gün alıştık, toza toprağa. Oteldeki banyo çok güzeldi, bir evim olursa ileride kesinlikle o banyodan yaptıracağım. Ahh bir de lobiye koymuşlar 1000 parçalık puzzle, gelen misafirler yapsın diye, ikinci gece başından zorla kaldırdım kendimi, hatta konuştum kendimle ikna ettim ertesi sabah erkenden iş var, uyanamazsın diyerek... Kendi kendine konuşmak değil de soru sorup cevap almak delilik alameti imiş, hadi hayırlısı. Yol kenarında bir yerde öğle vakti kahvaltı yaptık, biz şantiyeye sabah 7' de gittiğimiz için bizim kahvaltı vaktimizde açılmamış oluyorlar. Kahvaltı ile aramızda gizli bir aşk var, çok buluşamıyoruz diye midir bilinmez ama Ege etrafında kahvaltı ayrı bir güzel, bal kabağından reçel yedim, kireçte bekletiyorlarmış süperdi :) Uyumasıyla dalga geçtiğim yol arkadaşımın ahı mı tuttu ne dönüşte İzmir' den uçağa bindik, uçak kalkmadan uyudum, koridorda sert adımlarla hızlı hızlı yürüyen, geçerken çıkardığı esintiyle gelen hostesin parfüm kokusuna gözlerimi araladım ama uyanmadım. Benim üç arkadaşım Türk Hava Yollarına pilot oldu, belki bir yolculukta denk gelirim birinden birine diye babama söylüyorum.
-  Nasıl senin arkadaşın oluyorlar, pilotaj okumadılar mı?  
- Yok ikisi iktisat mezunu biri de makine mühendisi sonradan eğitim aldılar diyorum.
 Babamda büyük bir sessizlik.
- Sanıyorum ki aferin çocuklara diyecek. Artık uçağa hiç binilmez, baksana Hale' nin arkadaşları pilot olmuş!!! 

Babam korkar uçaktan, ya ne var ki baba büyük rahatlık, ben kara adamıyım kontrol bende olacak diyor. Ne olacak ki bir havalanırken bir de inerken sıkıntı, sonrasında bir şey yok. Siz anlamıyorsunuz diyerek azarlıyor, o uçağın motorunun sesini dinliyormuş, pilotun yaptığı hataları ve uçaktaki arızaları motorun çalışma ritminden anlıyormuş!!! Öyle olsun :) 

12 Kasım 2015 Perşembe

Allah Bahtımdan Güldürecek

Merhaba Sevgili Okurlar,

Hoş okunuyor muyuz, okunmak istiyor muyuz emin değiliz ama sitemeter daki Rusya sağ olsun, yalnız olmadığımızı hissediyoruz arada sırada. Niye çoğul yazdığımı sorma ben de bilmiyorum, ben ve web günlüğümden bahsediyorum sanki... Okunmak istiyoruz ki yazıyoruz yoksa yazdıklarımız günlüklerimizde sararsa da olur. Eskiden kimse değilse de, onun okuduğundan emin olurdum, artık değilim. 

Neyse, bugünkü konuğumuz Reyhan Teyze. Bizim uzaktan bir akrabamız olur kendisi, annemden teyit ettim, tam olarak dedemin annesinin amcasının kızı (düşündüm bu akrabalığı söylemenin daha kısa bir yolu yok böyle işte). Ayrancı' da yaşıyor, 35 yaşındayken eşi vefat etmiş iki çocuğuyla yalnız kalmış, eşsiz kalmış. Son geçirdiği ameliyatlar nedeniyle evden pek çıkamaz oldu, biz gidiyoruz ziyaretine. Yalnız yaşıyor Reyhan Teyze, ağzı bazen bol dualı bazen de bol küfürlü. İstanbul' da yaşayan, bir türlü geçinemeyen, annesinden para almazsa rahat edemeyen bir kızı var, ablamız 56 yaşında. Reyhan Teyze ayda bir arar, kızım bizim kızın yine parası yetişmemiş, bize uğrada sen yatırıver. Ayarladım ben parayı 15 tane yüzlük, salondaki sehpanın altına koydum, sen ne zaman uygun olursan gel, Allah senden bin kere razı evladım, senden de razı olsun Reyhan Teyze.  Hale, en iyi sen bilirsin daha on beş gün oldu para göndereli bu kız parayı yetiştiremiyor, arabayı servise götürecekmiş, ben üç ayda 3.600 alıyorum, ayda 1.200 yapıyor, ben ne yapayım nasıl yapayım da ona para göndereyim, kuruttu beni, anne para, anne para, benim etim ne budum ne, merkez bankasıyım ya ben... Akşamdan gidilir, Reyhan Teyze' nin hazırladığı paralar alınır, ertesi gün sabah erkenden kızına gönderilir. Ay evladım ben 87 yaşındayım, bu halimle bankaya gittim, fon bozdurdum, yolda bulsan da say demişler, say, 15 tane yüzlük. Allah bahtından güldürsün, Allah ne muradın varsa versin, baban efendi annen hanım sen de çok hanımsın, kıymetini değerini bilecek senin gibi birini çıkarsın Allah karşına, hep mutlu hep ferah olasın, çoluk çocuğundan iyi gün göresin, Allah işini gücünü rast getirsin, Allah babana kolaylık versin, işi zor, hep hayırlı olsun, tuttuğunu altın etsin, ayağına taş değdirmesin, sırtı yere gelmesin... Her sabah Yasin okuyorum ya ben hep dedelerine gönderiyorum, çok iyi insanlardı, Allah ruhlarına ulaştırsın. Bütün duaları topladım sırtım yere gelmez, sağ ol Reyhan Teyze bu bana bir ay gider. Para almaya değil de bahtımdan güldürmeye gidiyorum ben Reyhan Teyze' ye. Bazen vaktim oluyor bol dualı sohbet ediyoruz, Suadiye' de denize girdiğinden, vefat eden eşinden, kızından, torunlardan konuşuyor. Oğlunun ayrıldığı iki eşten bahsederken biraz küfürlü :). Ahhh bir de masanın altında bir fotoğraf var, onu gösteriyor her gittiğimde. Oğlunun ilk kız arkadaşı, doktor çıkmış. Ahhh kızım ben nasıl istedim onu, bu oğlan istemedi, bak başına gelenlere, ne güzel kızdı, hala arar beni, hiç evlenmemiş, hala sever oğlumu, acıklı gelir bana masa örtüsünün altındaki fotoğrafın hikayesi. Ayrılırken cebime şeker, çikolata dolduruyor, ben apartmandan çıkıyorum onun sesi geliyor hala, Allah bahtından güldürsün evladım. Amin. Unutmadan, bir de sabah namazları sana ayrıca dua ediyorum kızım istisnasız her sabah, karşına senin gibi yüzü gülen, iyi biri çıksın diye. Var mı bir şey? Varsa söyle. Dualar kabul oldu mu diye de meraklanıyor işte :) Birinin duasında bulunmak huzurlu bir şey...

Son olarak size bir sır vereyim, gideyim. Benim Enson adında bir dayım var, aslında babamın dayısı, bir ağacın gölgesine arabasını park edip, güneş batana kadar gölgeye göre arabanın yerini değiştiren bir adamdır kendisi. Adının Enson olmasından da acı olan kısım en son olamamasıdır, ondan sonra bir de Mustafa Dayı doğmuş!!!

Not yazmazsak olmaz. Efe' nin matematik sınavı çok iyi geçmiş, 20 üzerinden 15 ve daha yüksek bir not alırsa bilgisayar alacakmışım ona. Çok pahalı bir pazarlık oldu, pazarlık yapmaktan ne anlarım ne de severim, ofiste öyle işleri Özcan Abi hallediyor sağ olsun.
















7 Kasım 2015 Cumartesi

zaman



Her sabah bir sayfa daha eksilip gidiyor ömrümden. Ne güzel şarkısın sen... Takıntım zamana. 
Efe, salatalık misali her gün biraz daha uzuyor, sesi kalınlaşıyor, 45 numara ayakkabı giyiyor, ben babaanneler gibi her gördüğüm uzun boylu ile Efe' nin boyunu ölçüyorum. Seni de geçmiş dediklerim de var, çok az kalmış dediklerim de. Beni geçeli çok oldu, bir kafa fark var aramızda. O büyüdükçe biz yaşlanıyoruz. Ahhh zaman ne kadar zalimsin. Bu yaş ile ilgili hayallerimi düşünüyorum, henüz hiç biri gerçekleşmemiş. Büyüdükçe hayal kurabilmeyi mi unutuyoruz. Ben küçükken geceleri o yıldızdan bu yıldıza atlardım, güneşin ortasına bakmaya çalışırdım, ayın etrafındaki parlak halkaydım zaten... Aklım hep havadaymış, gökyüzünde... 



5 Kasım 2015 Perşembe

Ersin Bey


Dün Ersinciğim beni ziyarete geldi. Farkında mısınız son on yıldır böyle takılıyoruz, aynı arabada üçümüz, bir yerlere gidiyoruz bir yerlerden geliyoruz, sakın evlenmeyin kızlar böyle iyiyiz diyor. Ersin, Benjamin Button misali hiç yaşlanmıyor ki, yaşlanan biziz. Yaşlandık demişken, altı yıl öncesine ait bir fotoğraf ve bir msn konuşması buldum eski bilgisayarımda. Genciz, güzeliz, ışıl ışıl parlıyoruz. O, hiç yanımdan ayrılma istiyorum demiş, ben bir eşeklik edip kalbimi kırmazsan gitmem bir yere demişim, söz vermiş ve sözünü tutmamış. Masal da burada bitmiş. Tüm güvensizliğim size, sözlerini tutmayanlara, sayenizde hiç kimsenin sözüne güvenmez olduk ve bu kısım ayrı bir tez konusu. Ersin' nin her zamanki gibi gülleri elinde bir tane benim için bir tane Aslı için. Hale evlendi de ona çiçek almaktan kurtuldum diyor sonra gülerek. (Bu cümledeki Hale ben değilim, karışıklığa mahal vermeyelim). Yazımızın konusuna gelelim. Ersin' i bir kızla tanıştırmışlar. Dudu. Dudu ismine hatta Güleser (bizim komşumuz olur kendisi) ismine bile şarkı var. Nereden çıktı şimdi bu şarkılar diye sorma hala kıskanıyoruz isme yazılan şarkıları. Kızımız İstanbul' da sınıf öğretmeni, bizimki Uşak' da devletimin memuru. Gider kızla tanışmaya, üç gün önce telefon numaraları alınır bir kaç mesajlaşma ve sosyal medyadan birbirini takip etme. Bir alışveriş merkezinde buluşulur, güzelim İstanbul' da gidilecek o kadar yer varken neden alışveriş merkezi olur buluşulan yer anlamadım. Kızımız annesi ile gelir, annesi alışveriş yaparken bizimkiler konuşup, anlaşacak birbirlerini tanıyacaklar, aradaki paravan açılacak işte. Annemiz neden gezinir bilinmez, kızı kaçırır mı ki Ersin ya da bir tokat atıp ben senin bildiğin erkeklerden değilim mi der? Neden bekler ya, bu kız yol, iz mi bilmez, geldiği gibi dönemez, evinin yolunu bulamaz mı ki? Neyse konuya dönelim, her daim samimi olan dostumuz senli benli konuşmaya başlar, kız da resmiyet tavan, o sizden yanadır konuşmada. Nasılsınız iyi misiniz sohbetleri bittikten sonra kız başlamış kafasının içinde onu bu tanışmaya iten en velinimet soruları sormaya. Evlendirme programımız tüm heyecanıyla karşınızda, keşke bizi de izleyici olarak alsalardı, eğlenirdik. 

- Ne kadar maaş alıyorsunuz Ersin Bey?

- Eviniz, arabanız var mı Ersin Bey? Ben araba kullanmayı bilmiyorum, arabam da yok ama bu devirde, evliliklerde araba şart Ersin Bey!!! (Evlenene kadar dolmuşa bindin de incilerin mi döküldü ya da otobüslere evlileri almıyorlar mı canım?)

- Ersin Bey ben facebook profilinizi detaylıca inceledim, fotoğraflarınıza baktım, yorumlarınızı okudum, arkadaşlarınızın sayısını dikkate aldım. Siz biraz alkoliksiniz!!! Bu benim kabul edeceğim bir şey değil, sizin memlekette de çok bar var zaten. O ne be!!! Madem öyleydi ne demeye buluştun ki! Haklısınız kuzum, siz nasıl isterseniz öyle olsun, ben sizinle bir izdivaç için bütün sosyal hayatımdan vazgeçerim mi desin? Dostumuz ben sosyal bir içiciyim, arada sırada konsere, tatile vs gidince içerim dese de kızımız tatmin olmamış bu cevaplardan. Yalnızlığımız kaldığı yerden devam. 

Sonrası mı, öyle işte güldük, eğlendik, Aslı' nın ruj çantası kaybolmuş ona üzüldük, Kırık Plak diye bir yer varmış, çok güzelmiş, oraya gidelim kırık kalplerimiz tamir olur belki dedik. Sonra vazgeçtik, kendi yaralarımızı kendimiz sarmayı öğreniyoruz ya, sardık öyle alelacele, dağıldık sessizce. 




3 Kasım 2015 Salı

Dertsiz :)

Merhaba,

   Bu ara çanta taşımadığım günleri özlüyorum. Ne çok yüküm var. Çantanı karıştırabilir miyim diye soran bir ufaklık sayesinde döküldü çantamın içi. Bu kadar eşya nereye konur da çantasız gezilir bilemedim, önerilere açığım. Cep telefonu olmazsa olmaz, o yokken ne güzelmiş hayatımız, babam şehir dışındayken telefon sürekli gözümün önünde, berabersek eğer kim bilir nerede çünkü babamın dünya ile iletişimin merkezinde hala ben bulunuyorum. Dairesel iletişimin merkezinde devreleri yanmak üzere olan moderatör benim. Annen nerede, Efe ne yapıyor, şu ne oldu, bu ne oldu, ilaçlar, kredi kartları, telefon rehberi, hava durumu, uçak bileti, otel rezervasyonu, onun için bir Siri' den farksızım. Babamda bir şeylerden haberdar olamama sendromu var galiba, dolayısıyla bende de. Sayesinde tam bir kontrol manyağı oldum çıktım, hadi hayırlısı. Cep telefonunu konusu açılmışken bir de whatsapp çıktı olmazsa olmazımız. Kurulan bir sürü grup gelen bir dolu ileti, akşamdan sabaha 700 gördüğüm olmuştu, biliyorlar artık okumadığımı da özet geçiyorlar benim için. Bir kitap, bu aralar çantamızda sürünen kitabımız Kuyucaklı Yusuf, aslında sevdim ben hikayeyi ama her ne kadar çantada taşısam da zaman zaman bizim evdeki kara deliğe düştüğü oluyor ve onu bulmak, kaldığın yeri hatırlamak ve hikayenin tekrar kahramanı olmak zaman alıyor. Kimse okumasın, bulmasın diye çantada taşınan son günlük, ofis notları için ondan daha küçük bir defter ve bir kalem vardır ama gerekli olduğunda nedense bulunamaz ve çantaya bir iz bırakır mutlaka. Bir sakız kutusu, bir büyük parfüm şişesi, bir ağrı kesici, babam için bir şeker ilacı, el kremi, usb, cüzdan, bir çift küpe, ufak bir makyaj çantası, öylece atılmış bozuk paralar ve 3 anahtar çantanın içindeki kara deliğe düşer, gerektiğinde tüm çanta boşaltılır ancak ulaşırsın doğru anahtara. Bunların dışında fişler, bizim evden birilerine ait reçeteler gibi birbirlerinden alakasız kağıtlar ve bir at kestanesi var. Ne alaka diye sorma, uğurlu olduğuna inanan bir tanıdığım koydu çantama, henüz bir uğrunu göremedim. Bir de vazgeçilmezim Johnsons Baby Ocean kolonya, üniversite zamanından beri taşırım kendisini çantamda ama o her defasında aynı kazığı atıp dökülür, buram buram kolonya kokuturuz her yeri, ileride kullanılmak üzere saklanan fişler hariç pek de zarar vermez etrafına, severim ayrılamam. 15 yıldır kullanıyorum kapağı döndürmeli olanı çıkarmadılar, yarım şişe kolonyayı çantasının içine boca edebilen bir ben varım sanki. Başka ne varmış diye kontrol ettim, ıslak mendil ve bana ait olmayan bir parça, bir şeyleri bir yerlere taşıma görevimiz kaldığı yerden devam ediyor çünkü. Bugünkü konuğumuz annemin telefonunun şarj cihazı, dün bir yerde unutmuş bugün sabah gidip alındı akşama teslim edilecek. Son olarak bulunan her boşlukta sakızların boş kağıtları ve iki haftalık kullanımla sapını kırdığım, tamire gideceği günü merakla bekleyen gözlüğüm bulunmakta... (Gözlük kullanmak ne kadar da zormuş, sürekli pisleniyor temizlemek gerekiyor, istediğim temizliğe de bir türlü ulaşamıyorum ve en sinir bozucu olayı da sıcak şeyler içerken buhar olması!). Evet omuz ağrılarımın tek sorumlusu bu çanta... Çocuk merak etmekte haklı, yerinden kalkmayan kütük gibi çanta bir sihirbaz edasıyla ne var ne yok çıkardı çantanın içindekileri. Mutlu oldu, eğlendi oyalandı.

Bu sabah kek getirdim ofise ben yaptım dedim, inanmadılar. Mutfakla aram ne zaman düzelir bilinmez, bir ayrılık şart. Ne zaman ben ayrı bir eve çıkayım artık desem, Efe ben seninle gelirim, Elmayra bana ne ben de seninle gelirim, annem ben babanızla yalnız kalmam ben de gelirim diyor. Babama bu fikirden bahsetmedim o da benimle gelmek isteyebilir! Hal böyleyken ayrılamıyoruz ben de kek yapmayı öğrenemiyorum işte... 

Not: Geçenlerde Kızılay' a gittim. Yol ortasında bir satıcı başında bir sürü kalabalık bağırıyor dertsiz, dertsiz, dertsiz. Bu dünyada dertsiz olan neymiş, kimmiş kalabalıktan göremiyorum ki. Aaaa masa örtüsüymüş bilmeyene. Dertsiz= Leke Tutmaz demekmiş öğrendik. 

Not: Bir klima firması bir haftadır yorum yapmaya çalışıyor yazdıklarıma, sıcak sevmediğimden değildir herhalde de nereden buluyorlar ki bunlar benim yazdıklarımı...