7 Aralık 2016 Çarşamba

dead long ago



          Bırak yazmayı konuşasım bile yok bu aralar, hep birlikte susalım istiyorum. Büyük bir sessizlik olsun, iç sesimiz de sussun. 

3 Eylül 2016 Cumartesi

Eylül

Severim eylül ayını herkes kadar belki herkesten biraz çok, bastığında çıtırdayan yaprak sesini severim mesela ya da şöyle üşütmek ve üşütmemek arasında bir rüzgar eser ya onunla yürümeyi severim ellerim cebimde ya da rengarenk yapraklar yağar ya gökyüzünden, saçıma düşen bir tane olursa onu uğurludur sayıp okuduğum kitabın arasına yerleştiririm. Eylül bir romantiktir benim için, biraz melankolik, aşkı hatırlatır, burnunu sızlatır, lisede ezberlediğin şiirleri düşürür bir bir aklına... Okul açılır ya eylül ayında tüm özlediklerin yanında, eski şarkılar gelir kulağına, gözünün önünde de bir sürü güzel görüntü... Hoş geldin eylül, severim seni, iyi gel bana bundan önce geldiğin gibi... 

12 Temmuz 2016 Salı

Mostar, Poçitel, Neum, Konjic, Sarajevo...

Bayramda Bosna' ya gittik biz. 4 tam, bir yarım, bir çeyrek... Hava alanından araba kiraladık yine, kalabalık bebekli ve çocuklu olunca büyük bir şey olsun dedik ve ben arabayı yine çok sevdim, keşke getirebilseydim buraya :) Bir sonraki gezi planım Yeni Zelanda olsun istiyorum :) Yanıma arkadaş bulamasam da gideceğim, belki bir kaç tane de ada gezerim. İlk durağımız Mostar yolunda bir kuzu çevirmeci, ben pek sevmem ama güzeldi, manzarası ayrı bir güzeldi. Zamanında çok büyük destekler vermesek de seviyorlar bizi, bayram kutlayıp vedalaşırken Allah' a emanet diyorlar bol bol. Her yer yeşil, yeşilin her tonu var, sonbahar da ayrı bir güzel olur tekrar mı gitsek? Eskiden Mostar köprüsünden atlamak erkeklerin evlenecekleri kıza cesaret göstergesiymiş. Köprüden atlayamayan evlenemezmiş. Şimdilerde turistlerden topladıkları para karşılığı profesyoneller atlıyor, şansımıza bir atlayış görmek kısmet oldu. Yükseklik 25 m hiç fena değil, benim gibi tekneden atlamaya korkanlar için baya baya yüksek. Eğlence adamı bir dostumuz olduğu için yanımızda yorulmak yok, gece bebekleri uyuttuktan sonra çıktık Mostar sokaklarına, çok güzel müzikleri var. 







 İlk kahvemiz, anlatmaya çalıştık, şekerli, orta, sade olsun diye, dinleyen olmadı pek, anlamadılar sandık, meğer şeker yanında gelirmiş Boşnak kahvesinin...














İkinci gün tek deniz kıyısı olan Neum' a gidiyoruz. Deniz güzel, hava mis, akşam yemeğimiz balık, gayet lezzetliydi, gece de içeceklerimizi ve battaniyelerimizi alıp şezlonglarda müzik dinleyip, yıldızları izledik. Yoldan bahsetmedim, gps bizi Hırvatistan sınırına götürdü, herkesin vizesi olmadığı için yeni bir yol bulmamız şarttı, Ersin transit geçirirler diye ısrar etti ama iyi ki denememişiz, sonradan öğrendik bizim gibi maceracı bir ekip denemiş ve ellerine ülkeye vizesiz girmeye çalıştılar diye damgalanmış kağıt vermişler. Sanırım üç tane dağa çıkıp, indik deniz kenarına ulaşmak için. Yol tek arabalık ve aşağısı uçurum. Zaten uçuruma bakarsan o yol bitmez. Alp bol bol ağladı ve bizim ninni bilgimiz arttı. Her türlü ninni her türü makamda söylenebilir. Teyze oluyorum bu arada, ninni öğrenmek şarttı. Dandini dandini dastana, Fış fış Kayıkçı, Atem tutam ben seni...  Sabah salıncakları olan bir yerde kahvaltı yaptık, garson biraz Türkçe biliyormuş, kurtlar vadisi izleyerek öğrendim dedi, bizim diziler baya popüler Bosna' da. Konjic diye bir yerden bahsetti, oralıymış, mutlaka görün dedi. İyi ki gitmişiz, gerçekten çok güzeldi... Yolda uğradığımız Poçitel'i de unuttum, nefis bir yer, yeşillikler arasında bir köy, kalesi, camisi, havası, balı, meyveleri... Nefis aromalı dağ çilekleri yedik, kokusu ayrı tadı bir ayrı güzel. Satan teyze arkamızdan dua bile etti :) 




Aradığımız huzur çok da uzak değil, bazen bir ağaç gölgesi, tahta bir bank, yeşil bir su yetiyor fazlasıyla... (Stara Cuprija, Konjic)











Saray Bosna' daki otelin yolunu bulmamız gece 12' yi buldu, çocuklar uyudu. Bu arada tüm dünya Srajevo diyormuş, sadece biz Saray Bosna diyormuşuz :) Hotel Berr' de kaldık, gece görevlisi Muarrem, bol bol güldürdü bizi, biz Türkçe konuştuk, o Boşnakça. Anlaşamadık. En küçük odayı bize, orta odayı Dilek ve bebeklere, en büyük, 4 yataklı odayı da Ersin için gösterdi. Gece bir yarısı bavulları o odadan öbür odaya, sonra yan binaya taşımak baya eziyetli oldu, yorulduk ama anlaştık sonunda Muarrem ile... Son gece çay, kahve ikram etti bize, yarı İngilizce, yarı Boşnakça yarı da beden dili sohbet ettik gitti. Ersin tatil için aldığı puroları ona hediye etti. Sevdik biz Muharrem' i. Baş çarşıda gezdik, bol bol börek yedik, alışveriş yaptık. Bir çeşmeden su içtik, sonradan öğrendik, bir inanışa göre sağ taraftan içenler Bosnalı biri ile evleniyormuş, sol taraftan içenler Bosna' ya tekrar geliyormuş. Milli Parka gittik. Uzun zamandır aradığım sessizlik tam da yanı başımda. Parkın girişi için uzunca bir yol yürümek gerekiyordu biz fayton tercih ettik. En hayran kaldığımız özelliklerden biri de atlarına çok iyi bakmalarıydı, uzunca bir yol gittik geldik, tek bir kırbaç bile vurmadılar atlara, komutlar hep ses ile. Güzel insanlar Bosnalılar, tanıştığımız herkesin sohbeti tatlı, gönlü bol. Haşlanmış mısır satan amca, bunlar da benden diyerek hediye etti bazılarını, en pamuğundan pamuk şekerler yedik. Parkı görmeniz gerek, tasvir konusunda berbatım, tüm cümleler hep güzel, şöyle güzel vs olarak gidiyor. Ben susayım fotoğraflar anlatsın :)






Ersin tatilde çok çalıştı. Bebek arabasını aç, topla, bagaja koy, su al, nereden nereye gideceğiz sorularının muhatabı da hep oydu. Dilek sordu; 
- Ersin bir daha benimle bir yere gitmezsin herhalde
- Yok ya Dilek, öyle deme, giderim. Giderim de Gölbaşı' na kadar sadece :) 

Evlilik ve çocuk konusuna uzak olan Ersin ve ben bu uzaklığı biraz daha artırdık bu tatilde... 

En sevdiğimiz, en çok duyduğumuz şarkıyı sağ olsun Ersin indirdi, hava alanı yolunda o şarkı ile veda ettik şehre :) Siz de dinleyin... 


https://www.youtube.com/watch?v=50CFiNqm0x8



Son olarak biraz biliyorduk ama gidince görünce hala delik deşik olan binaları, biraz da okuyunca, yutkunamıyor bile insan. Gerçekten çok hüzünlü bir ülke Bosna, sanki bir yanları hep ağlıyor. Toplu mezarlar, Srebrenica Soykırımı, sonradan öğrendiğimiz mavi kelebek hikayesi de her aklıma geldiğinde burnumu sızlatıp, gözlerimi dolduruyor. Çok büyük bir katliam ve tüm dünya sessiz bu katliam karşısında... Her yerde Don't Forget 1993 yazıyor, mezarlıkları huzur dolu, mezar taşlarında hep 1995, kanlı pazarda vefat edenlerin isimleri yazıyor pazar duvarlarında. Onlar hem unutmak istemişler hem istememişler sanki, biz de her şeyi çok çabuk unutan bir milletiz... Atatürk hava alanı da Bosna gibi hüzünlü ve sessizdi. 







31 Mayıs 2016 Salı

gidelim mi buralardan


Severim matematik derslerini, severim problem çözmeleri de bu aralar abartıyorum ya da hep böyle çoktu da şimdi zor geliyor. Alnımın ortasında dert, tasa, keder ne varsa anlat seni dinler yazısı hala duruyor, varlığından şüphe ediyordum, uyduruyor muyum diye düşünüyordum ama bir kaç gün önce biri itiraf etti, evet öyle bir yazı var, ben görebiliyorum. Kim istemez ki içini dökmek, üzerindeki yükü atmak, sen pek güzel dinliyorsun, hatta alıyorsun üzerlerindeki ağırlıkları, onlar mutlu sen çözümsüz kalıyorsun. Doğru. Ben ne zaman insanların işlerine burnumu sokmaktan vazgeçeceğim acaba? Ne oldu da ben bu hale geldim bilmiyorum. Belki de genetiğim bozuk, annem böyle babam böyle, dolayısıyla ben de öyle. Ahhh bu zaman, enerjimin tavan yaptığı yılları geri istiyorum, ben eski ben olmak istiyorum, bir bakışmada konuşmadan güldüğüm zamanları istiyorum, güneşin doğuşunu izlemek için balkonda sabahlayan ya da yıldız kaysa da bir dilek tutsam diye aklı hep havalarda olan, her üç günde bir kitap bitiren, müziksiz uyuyamayan ya da bağıra bağıra o çirkin sese rağmen şarkı söyleyebilen o kızı istiyorum, rengarenk rüyaları olan, o hayalden bir başka hayale bisikletle geçen, her oyunda yaralanan bir yerleri kanayarak eve dönen, hiç bir şeyden korkmayan, deniz kabuğu biriktiren, çer çöp ne bulursa eve dolduran, peçete koleksiyonu yapan kızı istiyorum. Bütün bir yazı o arayacak diye telefonun başında geçiren, bir güvercin tüyüne sevinen, sürekli dans eden, kırmızı ayakkabıları seven, zeytin çekirdeği yutamayan o kızı istiyorum. O ağaçtan öbürüne tırmanan, susmadan devamlı konuşan adı gürültü makinesi olan kızı istiyorum bu aralar, ne iyi gelirdi bana...  

Gidelim buralardan...

30 Mayıs 2016 Pazartesi

...

" korktuğun her olaydan, başına gelmesinden ürktüğün her kötü rastlantıdan kaçınmak için onu ayrıntılarıyla düşünürsün hemen. Ayrıntılarıyla düşünmek şart. Yoksa bir noktayı bile düşünmeyi unutsan o nokta başına gelir. Her şeyi hesaba katmak zorundasın, başka türlü korunamazsın..." (Oğuz Atay)

14 Mayıs 2016 Cumartesi

sinyaller bozuk

Bir şeyi 40 defa söylersen olurmuş, söylediğim kırkı bulmadan oldu galiba, hani hep derim ya devrelerim yandı yanacak diye, yanmış galiba, beynimde sinyal bozukluğu varmış. Yıllardır sigorta işlerimizle ilgilenen Zeynep Hanım aradı, sigorta poliçelerinizin süresi bitiyor, aferin siz hiç kullanmamışsınız % bilmem kaç hasarsızlık indiriminiz var. İlginç gelir bana sağlık poliçelerindeki hasarsızlık indirimleri, araçlarda olmasını anlıyorum da insanlardaki bir garip geliyor. Aslında sorsa ben bu yıl baya hasarlıyım, her yönüyle her konuda hasar aldım, yoruldum, bu şirketteki amortismanım doldu, demirbaş kaydından adımın silinmesi gerek. Az geliyorum, herkese ve her şeye yetişmekten kendime kalmıyorum. Ona kırgın, bir diğerine kızgın gidiyorum işte. Ofis ve ev işlerini birbirinden ayırayım dedim, artık zor geliyor, annem üç haftadır ağlıyor... Sorumluluk yüzdem tavan yapmış, bendeki bu fazla sorumluluk eğilimini nasıl düşüreceğiz hiç bir fikrim yok. Konumuza döneyim, üç beş gündür başım ağrıyor, ailenin büyük bir çoğunluğunda migren var, sanırım bende de var. Madem poliçenin sonu gelmiş, hiç kullanmamışım bir gideyim başımın ağrısını anlatayım belki MR falan ister aradan çıkar düşüncesiyle randevu aldım babamın sürekli gittiği bir doktordan. Ehh madem gelmişsiniz çekelim bir MR, MR sonucu çıkmadan hastaneden arıyorlar bir de ilaçlı MR çekelim doktorunuz öyle istedi. Kapalı alan korkum yoktur ama MR cihazları gerçekten ürkütücü ve mevcut baş ağrısını on katına çıkarıyor. Bir lezyon varmış bir de sinyal bozukluğu yazıyor MR sonucunda, sürpriz bulundu, baş ağrım ile hiç bir ilgisi yok, başka da bir şikayetim olmayınca felsefik felsefik konuşuyor doktorcuğum. Nereden geldi nereye gider bilinmez, her şey olabilir, hiç bir şey olmayabilir, nedir diye bakmayız ne değildir diye bakarız, MS var diyemem ama yok da diyemem, sürekli takip edeceğiz, 3 ay sonra görüşelim diyerek ve kafamın içine bir sürü soru işareti bırakarak uğurladı beni. Ben ikna oldum da evdekiler ikna olmadılar bir doktora daha gösterelim dediler, bekliyoruz o neler söyleyecek... 

Bir rüya gördüm karşımda tüm heybetiyle Şems Tebrizi, ne istersen iste benden, senin için geldim, ne dilersen onu yapacağım diyor. Aman efendim ne demek istemek, ne demek benim isteklerimle ilgilenmek, ben sarıyorum kendi yaralarımı, siz işinizden gücünüzden olmayın dedim. Rüyamda bile isteyemiyorum, isteme ile ilgili sıkıntılarım var. 

Efe' nin dersleri yine berbat, aldığı notlar düştükçe benim Fransızca anlamam  gelişiyor. Sanat tarihi çalıştık birlikte, ressamlar, akımlar, romantizm, realizm, Barok, vs gibi bir sürü akım, hangi tablo ne zaman nerede, hangi akım etkisinde yapılmış, şu an hangi müzede... Ben tablo okumayı öğrendim , Efe sınavdan 19 aldı, keyfime diyecek yok :) 

Muhteşem bir bağlantı farkındayım, bir şey deme, sinyaller bozuk işte idare et, böyleyim bu aralar... 


25. Mayıs 2016 Not: İlk gittiğin doktor aklını karıştırsa da dediklerine güven, doktor doktor gezme, hepsi aynı şeyi söylüyor, 3 ay sonrasına bir MR...

11.08.2016 Kendime Not: Kontrol zamanı geldi, doktorcum muayene sonucu hipotezim lezyonların kaybolmuş olması dedi. İkinci MR sonucu birincinin aynı, lezyonum olduğu gibi, tam da olduğu yerde duruyor. Büyümemiş olması çok iyi dedi doktorcum, büyümesini istemeyiz çünkü çok pis bir yerde... Haydaaa bu da nereden çıktı doktorcum, MS falan diyorduk. Ama ben sürekli düşünüyorum ne yapacağız, yapacak bir şey yok dedi, bunu buraya ben koymadım, kim koydu bilmiyorum, 6 ay lezyonumuzu unutma kararı aldık. Unutma konusunda çok başarılıyım ya bunu da unuturum!!!

22.02.2017 Kendime Not:  6 ay ne çabuk geçti anlamadım, hayata dair hiç bir ilerlemem yok sanki. Tanımlanamayan lezyonumuz durduğu yerde olduğu boyutta beklemede. - Aman canım büyümesin, bak işte namussuz çok kötü bir yerde, ameliyat etsek felç bırakır bir yere!!! Sağ ol, var ol doktorcum ben gideyim bir yıl sonra geleyim. 

18 Ocak 2016 Pazartesi

sinir var sinir



Grip bitti bitiyor, geçti geçiyor bazen bir bakıyorsun tekrar geliyor, garip bir grip bu grip. Ama fena halde sinir var, onu ne yapacağız bilmiyorum. Sabrım tükenmiş bu aralar, devrelerim yandı yanacak. Aynı şeyi tekrarlayanlara, tekrarlatanlara, işini yapmayanlara, anlamayanlara, sürekli kendini övenlere hiç tahammülüm kalmamış, dağları ve ağaçları insanlardan daha çok seviyorum, ha bir de çorba içerken kaşığın altını tabağa sıyıranlara ve ses çıkaranlara, dişe değen çatal kaşık sesine de ayrı bir gıcık oluyorum. Gelinlikle güneş gözlüğü takıp fotoğraf çektirenleri de sevmiyorum, nereden çıktı deme uzun zamandır vardı da yazmak yeni kısmet oldu. Cep telefonu isteyenlere, trafik cezalarına, sürekli biten internet paketlerine, tonerlere de sinir oluyorum. Ona ayrı bir sinir oluyorum. Havlu kağıt ve sıvı sabun da nedense hep ben kullanacağım zaman bitiyor. Yediğim yemekle ayranı da hiç bir zaman birbirine denk getiremem zaten. Kampanyalar için arayanlar bu sinirden nasibini alanlar, genelde kabalık etmeden reddediyorum ısrarlarını ama bu aralar aramayın beni, telefon numaramı nereden buldunuz, silin kayıtlarınızdan dememle son buluyor. Herkes, herkesi bana soruyor, ama onu da arayabilirler oysa ki... 
Elimde sürünen kitaplardan birini bitirdim, hafta sonu iki film izledim, The Big Short gece seansı için pek uygun değildi, biraz sıkıldım, biraz uyudum ama beğendim, bizim konut sektörü de her an patlayabilir, 1 milyon TL' ye daire mi olur Ankara' nın karasında, sanki bana deniz manzarası var... 



Birinin yükünü omuzlarından almak, sen çok yoruldun ver biraz da ben taşıyayım demek istiyorum, bunu gerçekten istiyorum ama bu yük öyle sırtından atabileceğin bir yük değil... 


Fotoğrafın Kaynağı: Google Görseller. 

13 Ocak 2016 Çarşamba

bugün


Bazen bazen diyorum ki birileri okusun yazdıklarımı, bir izim olsun şu dünyada. Vazgeçtim kimse okumasın. İnsanlar kötü, çok kötü. Hani biliyorsun ya uzun zamandır gerçeği, bile bile kandırıyorsun ya kendini, bu kez yanılıyorsundur belki, bu kez doğruyu söylemiyor içindeki ses ve sen çalıp duruyorsun o yanlış zili, gerçekler yanılmıyor. O, öğrendiği gerçekle karşı karşıya gelince hiç bir şey yapamıyorsun, onu ya da seni sakinleştirecek bir söz bulamıyorsun, hani iyidir ya aran kelimelerle, hiç bir kelime yetmiyor, aklın sığ kalıyor işte, araya zamanı koyuyorsun yalandan, zamanla geçecek, unutacaksın, çok mutlu olacağın günler gelecek diyorsun, işte öyle kötü bir sabah, kötü bir gün bugün... 05:08- 06:18

7 Ocak 2016 Perşembe

grip grip grip



Hafta sonu için yapılan tüm planlar yatar. Çok fena gribim, iki gün içinde nasıl bu kadar düşer insan bilemiyorum, elimdeki çantayı taşıyacak bile halim yok. Rapor alıp evde yatsana. Doğru dedin de biz senin gibi babamızın yanında çalışmıyoruz, işler bekler, patron sürekli bir şeyler ister, hal böyleyken masamın başındayım. Zaten grip dediğin ilaçla yedi gün, ilaçsız bir hafta sürermiş, haftaya çarşamba iyi olmayı planlıyorum. Hapşıramamak kadar gıcık bir şey yok galiba, zaman duruyor tek amacın hapşırmak, ışığa bakıp bekliyorsun işte, sonra da yeri göğü inletiyorsun, alt komşu çok yaşa demiştir eminim. Kulaklarım bile tıkalı, son zamanların en büyük gribi. Ihlamur, zencefil, karanfil, yeşil elmadan oluşan karışık bitki çayları içiyorum, ıhlamurun o keskin kokusu bile gelmiyor burnuma. Aklımda soba üzerine konan mandalina kabuklarının kokusu var, çocukluğumun kokusu. Bitki çayı, vitamin, grip ilacı, yumuşak bir kağıt mendil, her şeyim tamam, bir de nazlanacak birini bulursam grip günlerim daha keyifli geçecek. Efe sarılmak ve öpmek konusunda hala ısrarcı, hastayım sana da bulaşır, az uzak dur diyorum, gelen cevap ama ben hastayken sen beni öpüyorsun!!! Burnum kıpkırmızı, yanaklarım pembe, sesim bir kaç basamak derinden, bir elimde mendilim, bir elimde gribe iyi geldiği önerilen herhangi bir bitkiden çay, çekilir gibi değil... Bu arada fotoğrafta görünen vitaminin rengini çok sevdim, tadı da fena değil, kara mürver ekstresiymiş. 

Her geçen gün iyi olacağıma daha çok hastayım. Geceleri uyuyamıyorum, uyumak uyumamak, rüya görmek, hatırlamak, hayalle gerçek arasında saatler geçiyor işte, bir sıcak bir soğuk. Nasıl bir gripsen antibiyotik, vitamin, zencefil, ıhlamur, limon, ne gerekiyorsa fazla fazla aldın, git artık, çok sıkıldım. 

5 Ocak 2016 Salı

Merhaba Yeni Yıl

Merhaba yeni yıl,


Yeni yılları sevmediğimi söylemiş miydim? O kadar çok işimiz oluyor ki, hazırladığım programı en az on kez değiştirmişimdir. Düzenle yeniden yap, onları çıkar, bunları koy, aaa demirciler orada olmaz, izine gidecekler ayrı yerde, onun hesap numarası yok, eft saati bitmek üzere vs vs vs... 31 Aralık bir kaç gün olsa ancak yeterdi bize, bu kadar işin içinde babamın telefonla, şunlar hazır olsun, bu hesabı çıkarın, öbürünü mail atın emirleriyle 20:30 da çıkabildim işten. Yılbaşı gecesi annemler Amasya' daydı. Babam uzun zamandır oradaydı da, babaannemin gel yoksa oğlumu yeniden evlendireceğim baskılarına dayanamayan annem bir haftadır Amasya' da. Annem yokken yemek yiyemiyoruz biz, bilmiyoruz ya yemek yapmayı, hep aç kalıyoruz, çocuk sadece iki öğün yedi, sabahları tost, akşam üzerileri de hazır bir yemek. Giderken buz dolabında bıraktığı biber dolması, bulgur pilavı ve balkonda bizim yapmayı başaramadığımız makarna bekledi annemi... Efe tatil olduğu için arada ofise getirdim, evde kaldığı günlerde de sağ olsun Narin Teyze doyurdu çocuğu. Yok geleceğiz, gelemeyeceğiz, öğleden sonra çıkarız, sabah çıkarız, gece oradayız dedikleri için sağ olsunlar hiç bir plana iştirak edemedik. Evdeydik. Pijamalarımız ve çekirdeğimizle 12 olmasını bekledik. 

 Efe - Abla (bu arada ben sadece ablayım, diğerlerinin önünde isimleri de var) yeni yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçiyormuş, acaba duşta mı girsem? Yok yok uyuyarak gireyim bütün yıl uyurum ne güzel!!! Sarılarak girdik. He he bütün yıl sarılacağız diyor. Cumartesi herkesi kurtarıp kurban olarak ofisi ben açtım, bir kaç telefon görüşmesi, babama bir kaç rapor... Yılbaşı hediye çekilişi yaptık kardeşler olarak aramızda. Efe' ye Ayşe çıktı, bütün bir alışveriş merkezini Harry Potter konseptli kupa arayarak bitirdik, bulamadık, diğer hediye önerilerimi de beğenmedi sıpa, Ayşe Ablası en çok o kupaya sevinirmiş. Cumartesi akşam Efe' nin basketbol maçı var, bir hafta öncesinden söz vermişim, elinde ses kaydım, mutlaka geleceğim diye. Gittim. Uğursuz geldim 30 sayı farkla yenildiler, 30 sayı farkla yenilmek olmuyor da ezilmek oluyor. Pazar günü Efe ve Elmayra bir yere kahvaltıya gittiler, gel dediler, hiç içimden gelmedi, şöyle uzanıp bir kaç film izlerim ben, kitap okurum, belki bir kaç satır bir şeyler yazarım, çay demler içerim, belki sonra biraz uyurum gibi planlarım vardı. Evde poşet çay kalmamış, diğer çayı da ben tutturamıyorum, küf olmamış ekmek de yok, bir kaç parça etimek ve peynir bulup süper bir pazar sabahı kahvaltısı yaptım, tam da hayalimdeki gibi!!! Markete gidebilirdim tabi ama üşendim işte. Öğleden sonra Efe ile biraz matematik çalıştık, sonra bir arkadaşının bacağı kırılmış onu görmeye gittik, 19:00 ' da Efe' yi basketbol antrenmanına bıraktım, çocuk kahvaltıdan oldukça tok geldiği için bir şey yemek istemedi, ben de yemedim. Artık tansiyon mu şeker mi bir şey düşmüş korkunç bir baş ağrısı, mide bulantısı ile günü noktaladım. 

Tamam bu kadar gevezelik yeter artık senden konuşabiliriz yeni yıl. Ne var çantanda bir bakalım, neler getirdin, kim bilir neler götüreceksin. Hani suçu hep sana atarız ya kötü bir yıldı işte diye, iyiyse de puan kazanmazsın hani, tüm puanlar bize...  

Hep istediğim, hayalini kurduğum dağ evi vardı ya bu yıl gittim ben, planladığım kadar çok okuyamadım bu senin suçun, az geldin bana yetmedin. Geçen yıl bir yeni yıl defteri yapmıştım, bulamıyorum, hepimizin hayallerinin yazdığı... Delirdiğim de oldu delirttiğim de. Yine anlamadım insanları, benimle derdi neydi dediklerimin sayısı çoğaldı, bir kayıp verdik, canı sağ olsun, böylesi daha çok içime sindi, en azından şimdilik öyle olduğunu düşünüyorum. Şu sürekli kazanamadığım sınavı kazandım, üzerine bir de kolayından yüksek lisans patlattım, diplomam çok havalı yalnız, kocaman, sıra temmuz ayındaki bitirme sınavına... Kolay arkadaş sahibi olamıyorum ya, eskilerine bağımlılığım tam, yeni arkadaşlarım oldu. Eskiden yapardım, madde madde sıralardım bunu yapacağım, şunu yapacağım, o dağa tırmanacağım, bu kursa gideceğim gibi birçok şey, bu yıl yazmadım hiç bir şey, plansız gitsin istiyorum, kontrolü biraz elden bırakmak koy vermek gibi bir şeyler işte... 90 lı yıllarda bu yıl hiç ağlamayacağım diye yazdığım bir not bile buldum, ne demekse... Ağlarım elbet, diğer yıllarda olduğu gibi, ama çok da olmaz herhalde artık kendimizi yıpratmamayı öğrendik. Sevdiklerimden biri yeni yılda aşk olsun artık hayatında diye bir dilekte bulundu. Tamam olsun, ama acısız olsun bu kez dedim. Siz aşkınızı nasıl alırdınız? Benim ki acısız, sufle gibi (suflede bir bayar beni, hafif sufle gibi bir şey olsun lütfen :). Hoş acıyı da biz boca etmiyor muyuz? Karışık bir konu, sipariş vermedim demeyim, siparişi alan anlar ne demek istediğimi :)

Hayalindeki benle vedalaş dedi. Hayalini kurduğumu da nereden çıkardın demek geldi içimden, odunluğum baki kalmasın diye demedim. Gerçek ne bilmiyorum ki hayalimle vedalaşayım, belki hayalimde daha güzelsin...